Hikayeler'de ARA:

Adini Siz Koyun

 
 ADnet Reklamları Siz de reklam verin    
Adını Siz Koyun


Şehir merkezine, daha doğrusu istasyona bir saatlik uzaklıkta, kenarda kıyıda kalmış, kuytu bir mahallede oturmaktayız. Sabah altı trenine yetişmem, bir dizi zaman ayarlamalarıyla mümkün olabilir. On- on beş dakika uyanma faslı, yarım saat hazırlık, kahvaltı ve en kötüsü bir saat istasyona yürümek derken en geç dört on beşe saati kurmalıyım. Gerçi şu kör olasıca saatin de hiçbir zaman sesini duymuş değilim. Sağ olsun hep eşim uyandırır beni..
Son iki gündür aralıksız yağan yağmurlar soğukla birlikte insanın canını sıkıyor. Gecenin o vaktinde dolmuş olmadığından bu uzun yolu yağmur altında yürümek; esasında benim gibi tembel insanın hazmedeceği bir durum değildir. Ama çoktandır ertelediğim bir işin kaçacak bir yeri kalmadığından bu gece yolculuk kaçınılmaz oldu.
Ben; İşlerimi hep son ana bırakır, ama zorlukla da olsa o işi sonunda bitiririm. Aslında işten kaytarmak; o işi sonunda yapmamayı önleyemiyor. Hatta daha da zorluklarla karşı karşıya bırakıyor.
İşlerimi ertelememin en önemli gerekçesi galiba uykuyu çok sevmem. Tabii bir de tembellik. Tembelim ama yine de evde benim borum öter. Eşime “Höt!” dediğim anda zavallının ödü kopar.
Evimizde elektik işlerine eşim bakar. Prizi mirizi hep o onarır. Allah korusun ne olur ne olmaz. Evimizin anahtarı içeride mi kaldı? Komşu balkondan evimize eşim geçiverir. Ben geçerim ama Allah korusun bir de düşsem; çocuklar babasız mı kalsın? Evde, (övünmek gibi olmasın) oturduğum yerden “su!” dediğim anda, suyum geliverir. “Bir de şunu içirin bakalım!” desem; içirecekler ama o kadar da kadın haklarına saygımız vardır herhalde.
Sabah yapacağım yolculuk kafamı bulandırıyor. İşin ertelenme olanağı kaldı mı? Hayır. Bu hakkımı sonuna kadar kullandım. Yarın kesinkes gitmem gerekiyor.
— Hanım! Hanım! diye bağırdım oturduğum yerden.
Mutfaktan yanıt geldi.
— Allah aşkına yine ne var? Şuradan battaniyeni al da kendin ört üzerini. Bulaşık yıkıyorum.
— Gel buraya! Ne battaniyesi! Yanıma gel de bir şey söyleyeceğim. Çok önemli.
Eşim hemen yanıma geldi. (isterse gelmesin)
— Hı söyle bakalım, dedi. Neymiş önemli olan?
— Çok önemli. Yarın Adana`ya gidiyorum. Yarın işimin son günü. Yarın gitmezsem yandım. Hayatım kararır.
Eşim, işimi daha önceden bildiği için, bir şey sormadı. Sadece:
- Böyle her zaman yumurtanın tavuğun kıçına gelmesini beklersin. Kaç kere sana hatırlattım! Yok yarın, yok öbür gün, deyip durdun. Sonra da vazgeçmişsindir diye hiç üzerinde durmadım, dedi.
Eşim haklıydı. Daha fazla konuşmasın diye kestirip attım.
— Tamam! Tamam!
Eşim, her zamanki gibi hemen pes eti.
— Ne diyorsun şimdi?
— Ne diyorsunu var mı? Saati dört on beşe kur. Mutlaka uyandır beni!
— Niye dört on beş?
—Yahu… Yarım saat kahvaltı, hazırlık. On beş dakika da uyanma. Ancak yetişirim
— Tamam!
İş, çok önemli hatta hayati olduğundan tembihimi tekrar tekrar yaptım.
İçimdeki his; kalkamayacağımı; gidemeyeceğimi, bu önemli iş yüzünden bir sürü kazançtan olacağım gibi bir sürü de zarara uğrayacağımı, yedi kötü komşunun bana yapamayacağını hayatımın dönüm noktasında kendi ellerimle kendime yapacağımı söylüyordu. Bu sebeple gidememenin üzüntüsünü daha şimdiden yaşıyordum.
Battaniyeyi, üzerime kendim örtüp, uzandım. Televizyonda maç yayını aradım durdum; bulamadım. Neyse ki yerel kanalların birinde hayvan belgeselini yakaladım. Gözlerim hayvanların birbirini nasıl parçaladığında, aklım yarınki işteydi. Tedirginliğim bir türlü geçmiyordu. Ben, esasında kendime güvenemiyordum. Uyku sersemiyle zavallı eşimi kandırabilirdim. Uyku, soğuk ve yağmur, beni yolumdan alıkoyabilirdi. Hemen eşime seslendim.
— Hanım! Hanım!
Eşimin öteki odada ne yaptığını bilmiyordum ama derhal yanıma gelip:
— Ne istiyorsun yine? dedi. Allah aşkına şu suyunu da bir gün kendin alıp içsen; bir yerin mi eksilir? Beni ikide bir kaldırıyorsun.
— Niye ne yapıyordun ki? diye sertçe sordum.
Bu sorunun altında; “su istesem ne olur ki? Bu da görevlerinden biri değil mi?” yatıyordu.
— Ne yapacağım? Yorgan dikiyordum, dedi.
— Tamam, dedim. Su falan istediğim yok.
— Ne var öyleyse?
—Diyorum ki şu yarınki iş… Gece kaldıracaksın ya...
— Evet! Yoksa vaz mı geçtin?
—Hayır! Ne vazgeçmesi? Diyorum ki kesinlikle uyandır beni. Uyanmazsam; üzerime su dök. Korkma! Bu yetkiyi veriyorum sana. Tamam mı?!
Zavallı eşimin üzerime su dökemeyeceğini çok iyi biliyordum. Ama emri verenin de zarara uğrayacak olanın da ben olduğumu bildiği için çekinerek;
— Tamam, dedi.
Bu “tamam” beni pek ikna etmemişti.
— Bak, dedim. Uyku sersemiyle seni kandırabilirim. Yok yarın olsun derim, ya da öğlen giderim, diyebilirim. Bu gibi sözlerime sakın kanma! Tamam mı?
Belki de eşim, gecenin o saatinde soğukta beni yollara düşüreceğine içten içe sevinmişti. Çünkü gülerek “tamam tamam” deyip öteki odaya işinin başına gitti.
Yarı uyur durumda aslanların zebraları nasıl parçaladığını izliyordum ki; birden aklıma geldi. Kalkma işinin garantisini bulmuştum.
— Hanım! Hanım! diye bağırdım.
Eşim, ne zaman işini bitirmiş, ne zaman yatağa girmiş, bilmiyorum. Gidip uyandırdım.
— Yine ne oldu? dedi uyku sersemiyle.
—Bak hanım, dedim. Bu iş olmazsa yanarız. En iyisi sen beni uyandırdığında bekle. Valla seni kandırırım diye korkuyorum. Bekle; üzerimi giyineyim. Ayakkabılarımı da giyineyim. Dışarıya çıkayım. Hatta merdivenlerden aşağıya da ineyim. Pencereden bak. Köşedeki bakkalın oraya kadar gideyim. Gerisine karışma. Dönüp gelirsem; o zaman sen sorumlu değilsin. Kapıyı açarsın. Ama evin içerisindeyken, türlü bahanelerle seni ikna edebilir; tekrar yatabilirim. O zaman sorumlusu sen ulursun. Unutma! Taa bakkalın oraya kadar gitmeden geri yatarsam; gerisini sen düşün. Tamam mı?
Eşim uyur durumda;
— Tamam! Tamam! dedi.
Rahatlamıştım; hemen uyudum.
Eşimin derinden gelen “Kalk! Kalk!” sesleriyle uyanır gibi oldum. Bir yandan da omzumdan sarsılıyordum. Uyku mahmurluğuyla “Bu gün bir şey vardı? Bu gün bir şey olacaktı?” diye düşündüm. Neydi? Ha tamam! Adana’ya gidecektim. Hemen saati sordum.
— Ne yapacaksın saati. Kalk hazırlan dört yirmi.
Kendime geldiğim anda, birden aklıma geldi. Biz şubat ayındaydık. Oysa martın sonuna kadar daha zamanım vardı.
O kadar tembihten sonra nasıl anlatırdım gitmeyebileceğimi? Yine de denemekte yarar vardı. Ama uyku sersemliği ile anlatmadığıma inandırmalıydım.
— Bak hanım! dedim. Şimdi aklıma geldi. Daha bir ay zamanımız var. Bu soğukta bu yağmurda şimdi bir saatlik yolu neden yürüyeyim? Nasıl olsa bir aya kadar havalar ısınır. Yağmurun olmadığı bir günde giderim. Hem de uykumu almış olarak.
Eşim o kadar da gözü küllü biri değildi. Sertçe;
—Yok! Yok! Kalk!, dedi. Bana bir şey anlatma! Kalk üzerini giyin! Kalkmazsan; üzerine su dökerim!.
Şimdi ipler eşimin eline geçmişti. Hem de kendi ellerimle teslim etmiştim.
—Yahu tamam hanım, dedim. Bak uyandım. Aklım başımda. Yedi kere sekiz elli altı eder. Atatürk 1881 yılında Selanik’te iki katlı sarı bir evde dünyaya geldi. Şeyh Edebali Osman Gazi’nin kayınpederidir. Türbesi Bilecik`tedir. Kızı Bala Hatun’dur. Daha ben ne deyim? Görüyorsun tamamen uyandım. Sağ ol uyandırdın. Senden günah gitti, deyip yorganı üzerime çektim.
Eşim, tembihi o kadar sıkı almıştı ki işin peşini bırakacağa benzemiyordu.
— Ben de gider su getiririm demez mi?
İnsan, düğüm atarken, bir gün geri çözmesi gerekebileceğini de unutmamalıymış.
— Tamam, dedim. Kalkıyorum. İşte kalktım. Bak tamamen uyandım. Şimdi gerekirse giderim. Ama sana gitmem gerekmiyor diyorum. Vallahi doğru söylüyorum.
— Yok olmaz! dedi. Kesinlikle olmaz! Elini yüzünü yıka. Üzerini giy. Sonra da dışarıya çık.
Çok sert erkek olmak da iyi bir şey değilmiş. Çaresiz, elimi yüzümü üstün körü yıkadım. Biraz daha dil döktüm. Olmadı. Dışarıya çıkar çıkmaz kapı suratıma kapandı. O saatte, komşular rahatsız olmasın diye kapıya vurmadım. Zili çaldım. Eşim bir de:
Kim o? demez mi?
—Yahu aç Allah aşkına şu kapıyı, dedim. Gitmiyorum. Daha bir ay zamanı var.
— Hayır! İnanmam! Aşağıya in! Pencereden bakacağım. Bakkala kadar gitmeden geri gelirsen kesinlikle kapıyı açmam!
Merdiven lambalarını yaktım. Dört kat aşağıya indim. Şöyle bir yan gözle pencereye baktım. Eşim el ediyordu. Enayi ıslatan yağmurun altında karanlıkta köşeye kadar gittim. Garanti olsun diye oradan eşime el salladım. Karşılığını alınca da döndüm.
Sonuçta durup dururken, gecenin dörtlerinde kalkıp, üzerimi giyinip, yağmur altında köşeye kadar gidip geldim. Beni en çok ıslatan da; eşimin kıs kıs gülmesinden dolayı gözlerinden akan yaşlar oldu.



Bu Hikayeyi begendiyseniz arkadasiniza göndermek için asagidaki kutuya arkadasinizin "email" adresinizi yazin!






Bütün Hikayeler
Hikaye Kategorileri

Dost Siteler

Uyari

Hikayeler

Hikaye

hosting