|
|
Askimin Adi |
|---|
|
>>Bu sayfada Aşk Hikayeleri kategorisine ait sizin tarafinizdan gönderilen Askimin Adi hikayesini okuyabilirsiniz. |
| ||||||
| Saçları düz ve parlak uçuşurken, pencereden esen ılık rüzgar eşliğinde, elleriyle tuttuğu kalemle oyalıyordu kendini. Konuşmasının en heyecanlı yerinde aniden elleri havaya kalkıyor, ağzını kocaman açarak o tatlı sesiyle konuşuyordu. Durup durup karşısında olmamdan sıkıldığını belli etmek istercesine başını diğer tarafa çeviriyor, ardından da ilgisini konuşulan konu üzerinde tekrar yoğunlaştırıyordu.
Konuşmasını ara sıra bir kahkaha ile bölüp, etrafındakileri neşelendiriyor, sonra devam ed iyordu. Kahkaha atarken, ağzını kocaman açar, bembeyaz dişleri, pembe dudakları arasından hafifçe görünürdü. Konuşması bitince etrafı süzdü ve ardından hızla ayağa kalktı. Tüm hücreleri bedeni ve duygularıyla yanı başımda duruyordu dimdik ve kocaman. Evet, kocamandı ama küçücüktü. Uzun boylu ama zayıf. Belki narin, belki de hassas demeliyim. Tıpkı dalında duran kırmızı bir gül gibi taze, kırılgan ve incecik. Önce kollarını açtı iki yana, ardından havaya kaldırdı ve ellerini ensesinde birleştirerek esnedi, gerildi. Uykusuz olduğu her halinden anlaşılabiliyordu. Ufak gözleri yorgun halsiz ama bir başkaydı yine. Baktığı her yerde gözlerinin elasını bırakıyordu. Bana, kitaplara, duvarlara, kapılara, gökyüzüne, yıldızlara, merdivenlere, pencerelere, kalemlere bırakıyordu. Ardından topladım onları birer birer bıraktığı yerlerden. Yüreğimin sıcaklığıyla sarmaladım üşümesinler diye. Gönül sandığıma sakladım onları. Sıkı sıkı kilitledim kimseler görmesin diye. Döndü arkasını yavaş ve sakindi. Kararlı adımlarla uzaklaştı yanımdan. Yürürken kolları geriliyor, omuzlarını kaldırıyor, dik bir pozisyonda ilerliyordu. Ayağı yerle her temas ettiğinde başı sağa sola sallanıp, saçları titreşiyordu. Büyük ama anlamlı adımlarla ilerler, sanki her adımını atmadan önce durup bir düşünürdü. Onu hep arkadan izlemeye alışkın olan bense, izliyordum her zamanki gibi, sessiz ve hareketsiz. Onu gördüğümde zaman dururdu benim için. Tabi zamanla birlikte bende. Gözlerimi kırpmadan seyrederdim onu, yürüyüşünü, salınışını. Evet, evet o yürümezdi. Salınırdı yavaş yavaş o uzun, karanlık, sessiz koridorda. Dudaklarında hep bir ezgi olurdu. Anlamadığım, bilmediğim ve daha önce hiç duymadığım bir ezgi. O sesin hep yanımda olması için neler vermezdim. Ama bunun olmasını beklemek, yağmurda ıslanmamak kadar imkânsız, çölde susamak kadar yakıcıydı benim için. O bir okyanustu. Ben de okyanusta kaybolmuş bir kum tanesi. Yalnızca bir defa bile olsa bana adımla hitap etmesini, ismimi telaffuz ettiğini duymayı ne çok istedim, ne çok arzuladım. Ahh! Sadece bir defa adımı söyleseydi. Dünyalar benim olacak, bir kuş gibi kanatlanıp uçacaktım belki eşsiz mutluluklara. Belki de ölecektim sessizce. Ve göçüp gidecektim bu dünyadan yüzümde ebedi bir tebessümle. Kulaklarımın çok şanslı olduğunu düşünüyorum şimdi. Onun sesiyle titrediler çünkü. Gözlerim de öyle. Onu, güzelliğini, sevimliliğini gördüler. Salınışını, kıpırdayışını izlediler. Peki ya ciğerlerim. Evet, onlarda nasibini aldılar bu sevdadan. Çünkü onun kokusunu içlerine çektiler. Onun olduğu ortamda soluyup, esip geçerken bıraktığı rüzgâra kapıldılar. Yüzüme çarpan o rüzgâr duygularımı okşamıştı adeta. Acaba nefes almasa mıydım onun kokusu ciğerlerime dolduğunda. Öylece kalmalı mıydım olduğum yerde. Yoksa bu bir intihar mı olurdu, sevda uğruna. ‘Sevdiğinin kokusunu ciğerlerinde saklamak için nefesini tutan genç kız’ diye manşet mi olmalıydım, gazetelerin üçüncü sayfalarında. Ama sevdamı kanıtlamam gereken tek kişi vardı.”O”. Her şeyden çok yüreğim şanslıydı, onun gibi birini sevdiği için. Yüreğimdi bütün bunları yapan. Orada hissediyordum ben onu. Yüreğimde, ta derinlerinde ve en güzel yerinde saklı kaldı daima. Kimse hissetmiyordu onu benden başka. Kimse dokunamıyordu içimdeki ona. Bendim. Sadece ben. Aşkın iki kişilik olmadığını anladığımdan beri, tek başıma seviyorum onu. Bir yürek dolusu ama yalnız. Ve bir okyanus gibi sonsuz… Aramızda ki bir uçurum, bir deniz hatta göl. Belki de gökyüzü kadar büyük duygularım fakat ulaşılması güç, dağlar kadar kat’ı, sular kadar berrak, fakat rüzgâr gibi şeffaf. Belki bir yangın, dünyanın en büyük ormanında alevlenen. Belki de yağmur, yüreğime yağan sağanak sağanak. Her damlasında sevgi, her damlasında aşk. Buram buram bahar kokulu. Bazen güz, bazen yaz… Ama hep kış yaşadı yüreğim. Yağmurlar hep şiddetli yağdı, rüzgârları hep fırtınalıydı. Gökyüzü hep bulutlu, hava hep karanlık, yolları hep ıslak. Onu kendimden çok düşündüm çoğu kez. Hafta sonları dağa çıktığını öğrendiğimden beri, nerde bir dağ görsem o gelir oldu aklıma. Çıktığı dağa, yürüdüğü yola, bastığı toprağa anlam kazandırıyordu. Her birinde ayrı ayrı o vardı. Her birini ayrı ayrı seviyordum. Onu sevdiğim için. Elleri hep bembeyaz, pürüzsüz ve yalındı. Kocamandılar. Ellerimi avucunun içine alabilecek kadar belki de. Hep temiz olurdu elleri. Çay bardağını iki parmağıyla tutar, nazikçe dudağına yaklaştırırdı. Dudaklarını büzerek, çayı üflerdi. Sonra ilk yudumunu alır, aynı kibarlıkla tekrar indirirdi bardağı. Akreple yelkovanın üst üste gelmesini beklerdim, beni düşündüğüne inanmak için. Kaç papatya yaprağı geldi geçti parmaklarımın arasından. Hep aynı, hep aynı……. Sen …………………………………………………………………….. Hiç bir şey fayda etmiyordu. Gücüm tükeniyor, ama sevdam gittikçe büyüyordu. Herkes biliyordu. Bir sen öğrenmedin. Sen bilmedin. Sen sevmedin. Ben tükendikçe sen güçlendin. Ben eksildikçe sen çoğaldın. Bu mu aşk? Ne biçim bir acıdır bu? Katlanabilecek miyim bu sevdaya? Ya sen? Ne zaman bana, acılarıma, sevgime karşılık vereceksin. Yüreğimde sen, içimde senden yana acılarım ve aklımda bu cevaplarını sende bulabileceğim imkânsız sorularımla o uzun, karanlık ve sessiz koridorda ben yürüyordum bu kez. Her adımımda sen vardın. Aklımda ve aynı zamanda tüm düşünebilen hücrelerimde. Koridor bile ağlıyordu. Sana, bana, sevdama. Duvarlardan akan gözyaşları mı? Ben mi ağlıyorum yoksa? Odanın kapısında biriken duygularım ve içeriye girmeye korkan ben... Senden mi korkuyorum yoksa kendimden mi bilmeden çaldım kapını. Kapının koluna sinmiş ellerinin dokunuşu, yerlerde senin ayak izlerin ve kapıyı açıyorum. Sonsuza açılan bir kapıyı. Yoksun. Tek başıma kalıyorum öylece orada. Sonra sen geliyorsun ve birleşiyor hasretle birbirini bekleyen kollarımız. Sarıyor beni o yumuşacık ellerin. Ben de sarılıyorum sana. Ve sen ayazda kalmış bir bebek gibi titriyorsun kollarım arasında. Kolların boynumda, başını omzuma yerleştirmiş ağlıyorsun hıçkıra hıçkıra ve titriyorsun hiç durmadan. Ben de titriyorum. Ellerim de titriyor. Yüreğim de titriyor. Allah’ım hiç geçmesin vakit, hiç bitmesin bu rüya diyorum. Keşke öylece kalabilsek, ölüm bile bizi ayırmasa öylece gitsek bu dünyadan. Kolların boynumda, başın omzumda, titreyen bedenin kollarımın arasında…. Ve titreyerek uyanıyorum. Yüreğime yazdığım birkaç mısra geliyor aklıma. Sonra yine sen. Sonra yine bu korsan sevda. Sana uğramayan gemiler batsın Senden geçmeyen trenler devrilsin Seni sevmeyen yürek taş kesilsin Kapansın seni görmeyen gözler Seni övmeyen diller kurusun İki kere iki dört elde var Akın Bundan böyle dünyada Aşkın adı Akın olsun ! |
|
Bu Hikayeyi begendiyseniz arkadasiniza göndermek için asagidaki kutuya arkadasinizin "email" adresinizi yazin!
Bütün Hikayeler

