Hikayeler'de ARA:

Belam benim

 
 ADnet Reklamları Siz de reklam verin    
Bu gün tam altı ay olmuş Çakıreşme’ye geleli. Güney yanı Fırat’la kuzey yanı üç km uzakta dağınık halde duran tepecikler arasında bir köy Çakıreşme. Dünyanın içerisinde ayrı bir dünya Çakıreşme. Yalnız ve ıpıssız... Dünyadan soyutlanmış Fırat’ın kenarına yan yana sıkıştırılmış evleriyle bu köyde nasıl da altı ay gelip geçmişti.
İlk geldiğimde dünyanın unutulmuş bu yerinde günlerin nasıl geçeceğinin sancısını çekerken, şimdi artık günlerimin geçmemesi için geceleri bile az yatar olmuştum. N e çabuk da Fıratın suyu gibi akıp geçmişti zaman. Belki de köylülerle aramda yapmış olduğum sağlam ve dikensiz güllerden oluşan yolda akıp gittiğinden, çabuk tükenmiştir zaman.
Böyle işlerin tam kıvamında gitmesi de pek hayra alamet sayılmazdı. Bu esen bahar kokulu ince narin yeller, fırtınadan önce gelen öncül yeller olmasın? Güllerle donatılmış bu yolların arasına dikenlerin girmesinden kaygı duymaya başlamıştım. Bu düş mutlaka bir yerde son bulacaktır. Hatta sonunda karabasana dönüşmez inşallah. Kadir kıymetimin, saygınlığımın bu denli yüksek olması belki . de köyün tarihinde bu köyün ilk öğretmeni oluşumdandır. Böyle olunca da durduramazsınız burada zamanı; bir de Fırat’ı…
Altı ay sonrasında Türkçenin bilinmediği Çakıreşme’de Türkçe konuşulur olmuştu artık. Ama kadınlar hala Türkçe’nin “T” sini bilmiyordu.
Bu şaşkın, ürkek, uzun kış gecelerinden sonra gelen bahar; otların çıkmasına, ekinlerin yem yeşil, havanın mas mavi olmasına neden olmuştu. Koyunlar kuzulamış, tavukların, hindilerin, kazların peşlerine civcivler takılmıştı. Doğayla birlikte insanlar da canlanmıştı. Ben de artık etrafı tanımış; köy öğretmenliğimin gereği köye bir şeyler kazandırma çabalarına girişmiştim.
Bu son iki ay içerisinde, belki de bin yıllık geçmişi olan bu köyde, bazı tabuları yıkmıştım. Günahtır diyerek kızlarını okula göndermek istemeyenlerden, üç aileyi razı edip, altı kızı okula getirtebilmiştim. Şığlara erzak vermeyebileceklerini, bu sebeple Allahın günah yazmayacağını da kabul ettirmiştim.
Daha önce birkaç kez söylememe karşın “Hz. Hüseyinin kellesidir o. Yezidiler Hz. Hüseyinin kellesini kesip oynamışlar’” dedikleri futbol topunu da alma sırası gelmişti. Top oynamanın bunlarla hiç ilgisinin olmadığını bu sebeple günah da sayılmayacağını bir kez daha anlattım. Hatırımı kırmadılar. Sadece; “Günahı senin boynuna!” dediler. “Tamam!” dedim. Bir futbol topu hem eğlence, hem spor hem de pat çat öğrenilen Türkçe in geliştirilmesi ve pekiştirilmesi için gerekliydi.
Verilen bu garantiden sonra otuz km.lik yolu yürüyerek Kâhta’ya gittim. Bir futbol topu alıp köye döndüm.
Okulumuzun bahçesini taşlardan temizledik. Bir saha meydana getirdik ki; dümdüz. Kalelerimizi de merteklerle yaptık.
Çocukların Türkçeleri gelişti futbol oynadıkça. Küfürsüz ama ateşli seyircilerimiz de oldu. Gençler de oyun oynamaya başladı. Oyun o kadar beğenildi ki bayanlar da katıldı izleyiciler arasına.
İşte korktuğumun başıma geldiği puslu gün… Tavukların kazların civcivlerini kaybettiği gün... Ağaçların çiçeklerini üzerlerinden attığı gün… Tabiatın tüm canlılığını yitirdiği gün… Güller arasına dikenlerin karıştığı gün.
Bir gün sonra komşu köyle yapılacak maçın provası için çocuklar sahaya çıktı. Ailenin dokuzuncu ve son çocuğu olan Yasin, güzel top oynayanlardandı. Yasin yine birkaç kişiyi çalımlayıp gol atacağı zaman çelmeyle yere indirildi. Kolunun üzerine öyle kötü düştü ki kol, dirsekle bilek arasında tam ikiye ayrıldı. Kemiğin iki ucu da dışarıdaydı. Zavallı belki de bana acıyarak gözündeki yaşları elleriyle silip “ Örtmenim Acımıyorum! Acımıyorum” diyordu.
Çocuklar ne zaman gidip haber vermişlerse Yasin’in annesi birkaç dakika sonra olay yerinde bitiverdi. Oğlunu bu halde gören anne, avazı çıktığı kadar bağırıp çağırıyordu. Sonra da ortada ölü varmış gibi ağıtlar yakmaya başlamıştı.
Bu ağıtlar diğer insanları da oraya topladı. Ortalık ana baba günü gibiydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu sesler çocuğu daha da korkutmuş, çocuğun bayılmasına neden olmuştu. Ben donakalmıştım.
Anasının bu ağıtları çocuğun tüm akrabalarının üzerime yürüyeceği duygusuna kaptırdı beni. Oradan uzaklaştım. Lojmana girip beklemeye başladım. Odanın içerisinde dolanıp duruyordum. Yerimde duramıyordum. Pencereye yöneldim. Dışarıyı görüyordum ama sadece bir kalabalıktı gördüklerim. Duyduklarımsa anlaşılmayan konuşmalardı.
Çocuğun en büyük ağabeyi atına atlamış gelmişti. Kardeşini terkisine bindirip Fırata yöneldi. Kayıkla karşıya geçip kırıkçının yolunu tutmuş. Sabaha döner, dediler. Kırıkçı beş saatlik uzakta bir köydeymiş.
Kalabalık dağıldı. Lojmanda tek başıma düşüncelere daldım. Nereden getirdim şu topu? Allah kahretsin. Şimdi bakalım ne olacak? Silahımı sakladığım yerden çıkarttım. Çaresiz insanlar, kaba kuvvete başvururmuş. Ne yapayım ben de çaresizim. Ölürken ben de birkaç kişiyi vururum bari. Ah memleket ah! Bu on yedi yaşımda ne işim vardı bu gariplik gurbetlik ellerde. Okuma yazma bilmeyenlerin, medeniyet görmeyenlerin arasında ne işim vardı? İşler ne güzel yolundayken kendi ellerimle yakıp yıkmıştım ortalığı. Neyine gerek senin köy öğretmenliği. “Bak hoca! Demedik mi sana günahtır diye… Bak bizi dinlemedin; başımıza ne geldi.” diyeceklerdi.
Ölüm korkusu git gide vücudumun her zerresine işliyor, düşüncelerimi alt üst ediyordu. Kaçmak... Bu işlere bulaşmamak... Ama nasıl? Olmaz olmaz. Kaçmak olmaz.
Kendi kendime kahrediyordum... Senden mi sorulur top oynamaları. Daha iyi Türkçe öğreneceklermiş. Bırak rezil olsunlar...
Güneş batmak üzereydi. Silahımı alıp dışarıya çıktım. Lojmanın önünde yüzüm batıya dönük durumda oturarak güneşin batışını izliyorum. Ah şu güneş! Şimdi tam memleketimin üzerinde… Şu güneşi ben de görüyorum annem babamda... Şu anda kim bilir ne yapıyorlar? Garanti annem mutfakta yemeği karıştırıyordur. Benim biraz sonra öleceğimi nereden bilsin. Gerçekten ölecek miyim? Bunların şakası olmaz. Bunlarda adam çok… Baksana adamın altı mı yedi mi oğlu var. Biri gider hapiste yatar.
Etraf bir mezar kadar sessiz, bir orman kadar ürkütücüydü. Bu sessizlik biraz sonra kopacak kıyametin sessizliğiydi. Ama ne olursa olsun korkmamalıydım. Acaba korkumdan mı diyorum; “korkmamalıyım!”. Acaba insanların üzerine kurşun sıkabilir miyim? Ben öleceğime; öldürürüm. Belki de sonra kaçabilirim. Beni bulurlar mı ki? Hepsi cin gibi... Etrafımı sararlar...
Güneş, gökyüzünün kan kırmızı renkleri arasından karanlık duygularımı bende bırakarak batıp gitti. Güneşi de bir daha göremeyeceğim. Ölmek ne kadar acı bir şey. Artık annemi babamı da göremeyeceğim. Biricik bacım kim bilir nasıl ağlayacak.
İçeriye girdim. Somyanın üzerine uzandım. İyi şeyler düşünmek istedim. Aklıma iyi hiçbir şey gelmiyordu. Birden kapının çalınmasıyla irkildim. Silahımı elime alıp kapıya gittim.
— Kim o? diye seslendim.
— Benim öğretmenim! Hasan Akgül.
— Yalnız mısın? Yanında kim var?
— Kimse yok öğretmenim!
Kapıyı açtım. Silahlı elimi arkama saklamıştım.
— Ne var Hasan? dedim.
— Öğretmenim seni babam çağırıyor, demez mi?
Elim ayağım buz gibi olmuştu. Kendimi toparlamaya çalıştım.
— Ne yapacakmış baban beni? diyebildim.
— Bilmem öğretmenim. Sadece bana “Git öğretmenini çağır!” dedi.
Heyecanım son noktaya varmıştı. Elimden ayağımdan daha çok sesimin titrediğini hissediyordum artık. Güç bela ağzımdan: . “Tamam!” sözcüğü çıkabildi.
Bu ‘tamam’ sözcüğü sanki kendi ölüm fermanıma tamam demişim gibi geldi bana. Bu gurur işine insan akıl sır erdiremiyor.
Aklım başımı terk etmişti. Akılsız vücut ne yapsın. İçeride biraz dolandım. Silahımı alıp çıktım…
Yolda bildiğim duaları okumaya başladım. Bitişik evlerin arasından küçük adımlarla yavaş yavaş . ilerliyordum. Korku kötü hayaller yaratır. Her adım atışım beni ölüme daha da yakınlaştırıyordu. Tabancamı sıkıca tutmaktan; parmaklarımın ağrıdığını hissettim. Parmağımı tetiğin üzerine getirdim. Kapının önünde durdum. Ölüm ile aramda şu beğenmediğim derme çatma kapı kalmıştı. Cahit Sıtkı, ömrün yarısının otuz beş olduğunu hesaplarken on yedisinde ölenleri unutmuş galiba. Hele Karacaoğlan “Sekseninde beratçığım yazıldı- Doksanında kan damarım büzüldü- Yüz yaşında azalarım çözüldü, derken gönlünün istediği yaşı söylemiş olmalı.
Bir elim tabancamla birlikte ceketimin kolları arasında saklı dururken, diğer elimle kapıyı çaldım. Kim o, demeden kapı açıldı. Kan beynime toplanmış elim tetiği çekmek üzereydi ki hiç beklemediğim bir tavırla karşılaştım:
— Buyur Hoca Efendi!.
Hacı emmiydi beni karşılayan. Yasin Akgül’ün babası… Şaşırdım. Bu karşımda gülen adam tuzak mı kurmuştu bana. Neden bana bağırıp çağırmadan buyur demişti. Adımımı hemen içeriye doğru attım. Biliyordum ki bu insanlar ne olursa olsun evlerinin içerisinde kimseyi öldürmezler. Namus meselesi hariç! İkinci adımımı da içeriye atıp bir “Oh!” çektim.
Ailenin diğer fertleri de beni karşıladı. Ben önde diğerleri arkada odaya doğru yürüdük. İçeriye girdim. Hemen yataklardan birini yere serdiler. İki yastığı da üst üste koyup duvara dayadılar.
— Buyur otur öğretmen bey! dediler.
Yatağın üzerine oturup sırtımı yastığa dayadım.
İlk sözü Hacı emmi aldı:
— Geçmiş olsun hoca efendi. Bu kadar üzülecek ne var? dedi.
Ne umdum ne buldum. Kendimden utandım. Ne diyebilirdim ki.
— Asıl size geçmiş olsun, dedim. Çok üzüldüm. Sizden özür diliyorum...
— Ne özrü öğretmen bey... Senin bir suçun yok ki.
Hacı emminin bu sözleri içimde biriken duyguların birden . bire boşalmasına neden oldu. Gözlerimde saklı kalmış yaşlar iki yanağımdan akıverdi. Avucumdaki tabanca başımın belası bir ayıp haline dönüştü.
“Ağlama hoca!” dedi diğer kardeşler. Ama onlar da benim gibi ağlamaya başlamıştı.
Az sonra sofra serildi. Tereyağlı bulgur pilavının üzerinde kızartılmış hindi vardı. Kalabalığa dönüp:
— Ne zahmet ettiniz, dedim.
— Öğretmen bey! dedi Hacı emmi; “Senin üzülüp lojmanın önünde öyle oturur durumda görünce senin gönlünü almak istedim.”
Bu sözler beklediğim küfürlü sözlerden daha da ağır geldi bana. Üzerime binen bu yükü hafifletmek için:
— Keşke Hacı emmi! dedim. Senin oğlunun kolu kırılacağına benim ayaklarım kırılsaydı da o topu alıp gelmeseydim.
— Allah etmesin öğretmen bey! dedi. Bende oğlan çok… Sana feda olsun. Bilerek olmadı ki. Hem senin suçun yok.
Bu adam beni sözleriyle perişan etmişti. Daha fazla dayanamazdım. Tuvalete gitme bahanesiyle dışarıya çıktım. Elimde sakladığım ayıbı, hemen on adım ileriden akan Fırata attım…



Bu Hikayeyi begendiyseniz arkadasiniza göndermek için asagidaki kutuya arkadasinizin "email" adresinizi yazin!






Bütün Hikayeler
Hikaye Kategorileri

Dost Siteler

Uyari

Hikayeler

Hikaye

hosting web stats