|
|
Tarihe Taniklik Etmislerdi |
|---|
|
>>Bu sayfada Spor Hikayeleri kategorisine ait sizin tarafinizdan gönderilen Tarihe Taniklik Etmislerdi hikayesini okuyabilirsiniz. |
| ||||||
| Tarihe Tanıklık Etmişlerdi
O akşam, hiç olmadığı kadar heyecanlıydı Mehmet… Nasıl olmasındı ki… Topu topu 17 yıllık bir hayatı vardı ama hayatında ilk defa bir Türk futbol takımı, bir Avrupa Kupası finalinde oynayacaktı o akşam. Hem de bu takım Galatasaray’dı. Finalde oynayacak olan Türk takımının Galatasaray olmasının Mehmet için anlamı daha büyüktü. Fanatik denecek kadar Galatasaraylıydı Mehmet çünkü. Ve bu Galatasaray aşkında 1989 yılının önemi büyüktü. Galatasara y’ın o seneki inanılmaz başarıları, Neuchatel zaferi ve Prekazi’nin Monaco’ya 37 metreden attığı akıl almaz gol, yaşıtı olan birçok çocuk gibi onu da Galatasaraylı yapmıştı. Son etüt, artık etüt olmaktan çıkmıştı Çorum Fen Lisesi’nde. Zaten heyecandan diğer etütlerde de doğru düzgün ders çalışan olmamıştı. Her sınıftan mırıl mırıl erkek öğrenci sesleri yükseliyordu. Maçta neler olacağını, maçın muhtemel sonuçları tartışılıyordu büyük ihtimalle: “- Koçum bu başka takıma benzemez. Arsenal bu Arsenal! Tek başına Henry bile yeter size!” “- Olum biz zamanın Şampiyonlar Ligi şampiyonu Borussia Dortmund’u yenmiş adamız. Hem de deplasmanda. İngilizlerin Leeds’ini yendik, Arsenal’i mi yenemeyeceğiz?” “- Öyle ama Dortmund artık eski gücünde değil. Kafalarına edeyim onların ki tutup Chapiusat gibi bir yıldızı sattılar!” “- Satmasalarmış n’apayım yani?” 9-B’de de, yani Mehmet’in sınıfında da bu tartışmalar son hız gidiyordu. O sınıfta işin boyutu biraz farklıydı. Tartışmalar daha çok işin skor boyutuyla ilgiliydi. Ali sonra dayanamamış, tahtaya çıkıp bir nevi müşterek bahis tablosu çizmişti. Üst karelere sırayla “Galatasaray” ve “Arsenal” yazmış, yatay sıralardaki ilk karelere ise “Normal süre”, “uzatmalar”, ve “penaltılar” yazmıştı. Yani herkes maçın normal süresindeki, olursa uzatmalardaki ve yine olursa penaltılardaki skor tahminlerini yazacaktı. İlk tahmin Ali’den idi: “Normal süre: 2-2, uzatmalarda Arsenal alır!” Mehmet bu tahmine pek şaşırmamıştı doğrusu. Ali’nin koyu Fenerbahçeli olduğunu biliyordu. Eh, bir Fenerbahçeli de Galatasaray’ın UEFA şampiyonu olmasını pek istemezdi herhalde!… Tahtaya kalktı ve Ali’nin tahmininin hemen altına kendi tahminini yazdı: “Normal süre ve uzatmalar:0-0, penaltılar: 7-6 Galatasaray” Yerine otururken, Ali’ye imalı imalı bakmayı da ihmal etmedi. “Aman be, klasik Fenerli mantığı ne olacak!” diye düşünüyordu. Gecenin sonunda tahmininin kısmen tutacağını, sevinçle kucağına ilk atlayanın Ali olacağını bilemezdi tabii… Etüdün bittiğini bildiren zil çaldığında bir patırtı koptu. Tüm sınıflar kantine boşalıyordu. Şanslarına o akşamki nöbetçi öğretmen de tarih öğretmeni Veli Hoca idi ve o da Galatasaraylıydı. O yüzden sandalyeler vesaire hazırdı. Ama Mehmet kendine, koca bilardo masasının arkasında bir yer bulabildi. Önlerdeki sandalyeler, her yatılı okulda mevcut olan öğrenci hiyerarşisi gereği sırasıyla lise üçüncü ve lise ikinci sınıfların tahakkümü altındaydı. Şöyle bir bakındı, herkes yerleşmişti. İşin ilginci, kantinde bir tane kız öğrenci yoktu. Bir bakıma işlerine de geliyordu bu durum. Rahatça bağırıp küfredebilirlerdi! Artık hazırdılar… Bu sırada Mehmet’ten topu topu 60 kilometre uzakta, babası Mustafa bey de yavaş yavaş televizyonun başına kuruluyordu. Mehmet’in annesi Fatma hanım, futboldan pek anlamasa da o da sağlam Galatasaraylıydı. Onların, az önceki gençlerden bir farkı vardı ama. Eski topraktı onlar. Galatasaray’ın 14 sene lig şampiyonluğuna ulaşamadığı günleri, 16 takımlı ligde 11’inci sıraya güçbelâ tutunduğu zamanları, Tanjulu, Cüneytli, Uğurlu, Simoviçli, Prekazili günleri birer yetişkin olarak görmüşlerdi. Bu yüzden mutlulukları tarif edilmezdi. Mustafa bey bir yandan eşi Fatma hanımın demlediği çayı yudumluyor, bir yandan da ellerinin titremesine mani olmaya çalışıyordu. Fatma hanım da heyecanlıydı. Nasıl olmasın ki, şimdiye kadar bu takımın ancak Şampiyonlar Ligi’ne yükseldiği unutulmaz Manchester United maçında bu kadar heyecanlanmıştı, bir de uğruna girdiği iddiada bir tepsi suböreği kaybettiği 5-0’lık efsanevi Neuchatel Xamax maçında… Aynı heyecan dalgası, Mustafa Bey’in 600 kilometre kadar uzağında da sarmıştı insanları. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisi Hakan, kız arkadaşı Aysel ve en yakın dostu Salim, diğer çoğu Boğaziçililer gibi, Güney Kampus’un bahçesine konuşlanmışlardı. Boğaz’a karşı, dev ekranda seyredeceklerdi maçı. Neredeyse bin kişilerdi ve her kafadan bir ses çıktığı için müthiş bir uğultu kaplamışı ortalığı. “Bu, heyecanın sesi olmalı” diye düşündü Hakan. Korkunun sesi nasıl sessizlikse, heyecanın sesi de uğultuydu… Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampusu’ndan kilometrelerce uzakta başka başka insanlar, çok daha büyük bir heyecan içindeydiler. Onlar da Galatasaraylıydı. Ama onlar, maçı staddan izleyebilme şansına nail olanlardan bir gruptu. Tekstilci Kerim Bey, gözlükçü Ulvi bey, Doktor Cem bey ve Ulvi beyin oğlu Cüneyt, heyecandan yerinde duramıyordu. Cüneyt, adını efsane kaptan Cüneyt Tanman’dan almıştı. Onun futbolu bıraktığı sene doğmuştu. Babası da Kaptan Cüneyt’i, özellikle de onun dillere destan beyefendiliğini çok severdi. Neuchatel maçını babasından dinlemişti ve Manchester United maçını da hayal meyal hatırlıyordu. Babası Ulvi Bey ise temelden Galatasaraylıydı. “Liseliler” denen gruptandı, yani ortaokulu ve liseyi Galatasaray Lisesi’nde okumuştu. İşte bu grup, kameranın bakış açısına göre tam soldaydılar. Sol taraftaki kalenin tam arkasında… Aslına bakılırsa hala, öğle saatlerinde Tivoli Meydanı’nda yaşanan kavganın etkisini taşıyor gibiydiler. Şükür ki kavgaya karışmamışlardı ama uzaktan görmüşlerdi. Stada Tivoli Meydanı’ndan geçerek kestirmeden gitmeyi düşünmüşler, ama artık bir meydan savaşına dönüşmüş olan kavgayı görünce, polis kordonuyla başka fakat uzun bir yoldan stadın yolunu tutmuşlardı. Sonradan, bir şehir efsanesi olarak, Galatasaray taraftarlarını oraya Show Haber’in anchorman’i Reha Muhtar’ın götürdüğü, kavga çıkması için azami gayret gösterdiği anlatılacaktı dost meclislerinde. Stada sadece onlar yoktu tabii. Binlerce Türk, bir o kadar İngiliz, her ülkeden yüzlerce basın mensubu, tarafsız seyirciler, güvenlik görevlileri… Kopenhag’ın meşhur Parken Stadyumu, tarihi günlerinden birini yaşıyordu. İşte bu binlerce Türk’ün arasında öyle iki kişi vardı ki, kamera zaman zaman onları göstermeden duramıyordu. Bunlardan biri eski başbakan ve zamanın Başbakan Yardımcısı olan ve koyu Galatasaraylılığıyla tanınan Mesut Yılmaz, diğeri de Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü idi. Yanlarında da onlarca milletvekili vardı. Biraz uzaklarında da yan yana, Galatasaray Kulübü Başkanı Faruk Süren, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy ve UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik vardı. Onlar da son derece heyecanlılardı. Sakin, ciddi, hatta buzdolabı gibi soğukkanlı yaradılışı herkes tarafından bilinen Mesut Yılmaz bile yerinde duramıyordu. Her zamanki gibi bacak bacak üstüne atmıştı ama sürekli ayak değiştiriyor, baca tüter gibi sigara içiyordu. Fikret Ünlü de elini kolunu koyacak yer bulamamıştı adeta… Çıkış tünelinde hakem dörtlüsü ve arkasında futbolcular görününce, bu saydığımız dört yerde de bir vaveyla koptu. Tribünler adeta yıkılıyordu. Galatasaraylı ve Arsenalli taraftarların tezahüratları birbirine karışmıştı. Ulvi beylerin bulunduğu yer de bu durumdaydı. Herkes elleri patlarcasına Galatasaray’ı alkışlıyor, gırtlaklarını yırtarcasına bağırıyordu: “Re re re! Ra ra ra! Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom!” Basın tribünündeki spikerlerin ne dediğini anlayabilmek için ya çok güçlü, her sesi ayırt edebilecek bir kulağa ihtiyaç vardı, ya da tüm bu spikerlerin çalıştığı televizyon kanallarını gösteren birer televizyona… Çorum Fen Lisesi kantininde de, takımların çıkışı başlayınca bir alkış tufanı koptu. Sanki futbolcular taa Kopenhag’dan onları duyabilecekmiş gibi, “Cimbombom… Cimbombom!” tezahüratı başlamıştı. Mehmet de bir yandan bu tezahürata iştirak ediyor, bir yandan da arkadaşlarına bakıyordu. Pür dikkat televizyona odaklananlar, fısır fısır dua edenler, mutlu ve gururlu bir tebessümle arkasına yaslananlar… Nöbetçi öğretmen ise ortalarda yoktu. Sonradan kulaktan kulağa, öğretmenler odasında, lise üçüncü sınıflardan birkaç öğrenciyle birlikte maçı seyretmekte olduğu yayıldı. Kim bilir, belki de öğrenciler rahat rahat bağırsın, hatta icabında küfredebilsin diye oraya çekilmişti. Aralarında Hakan, Aysel ve Salim’in de bulunduğu tüm Güney Kampus de bu çığırışlardan nasibini almıştı. Gençler, Fenerlisi, Beşiktaşlısı herkes, Galatasaray’ı alkışlıyordu. Kalabalık oldukları için de sanki bir tribün havası vardı bahçede. En rahatları onlardı belki de… Öyle ya, stada bile olsa, şu an kaç kişi maçı çimlere yayılarak seyrediyordu ki?! Mustafa Bey ile eşi Fatma Hanım da bu alkış tufanına kapılmışlardı evlerinde. Mustafa Bey bir an geçmişe doğru gitti. Belki Manchester maçını düşünüyordu o an, belki de Neuchatel maçını. Kim bilir belki de Prekazi’nin Monaco ağlarına yapışan füzesi canlanmıştı gözünün önünde. 4-2’lik PSG maçında nasıl sevinçten çıldırdığını, nasıl “Artık elenseniz de gam yemem” diye bağırdığını, oğlu Mehmet’in kendine nasıl da “Delirdi galiba” der gibi baktığını da düşünüyor olabilirdi. Fatma Hanım da televizyon başındaki milyonlarca Türk gibi, fısır fısır dua ediyordu Galatasaraylı topçulara. Galatasaray, tıpkı 5-0’lık Neuchatel maçında olduğu gibi beyaz ağırlıklı bir formayla çıkmıştı maça. Bu belki de bir uğur denemesiydi. Arsenal’in üstünde ise Fenerbahçe’yi hatırlatan o sarı forması vardı. Arsenal’in klasik deplasman formasıydı bu. Sonradan, bir başka şehir efsanesi olarak şöyle bir hikâye yayıldı: Arsenalli taraftarlar internetten bir araştırma yapmış ve Galatasaray’ın Türkiye’deki ezeli rakibi Fenerbahçe hakkında bilgilere ulaşmışlardı. Fenerbahçe’nin renkleri sarı-lacivertti ve Galatasaray’a hep ters geliyordu. Daha yarı final maçından önce bile yenmişlerdi Galatasaray’ı, hatta… Fenerbahçe – Galatasaray maçı olduğu zaman ülkede adeta hayat duruyor, FİFA istatistikçileri bu maçı dünyanın en büyük ve en önemli üç derbisinden biri sayıyordu. İşte bu taraftarlar, elde ettikleri bilgileri yönetimle paylaşmış ve sarı-lacivert formanın giyilmesini tavsiye etmişler, yönetim ve teknik kadro da bunu uygun bulmuştu. Tabii bu formayı gören Galatasaraylı oyuncuların kırmızı görmüş boğaya döneceklerini tahmin etmeleri zordu… Tüm gözler sahanın tam ortasındaki iki Arsenalli oyuncuya, Thierry Henry ve Dennis Bergkamp’a odaklanmıştı artık. İspanyol hakem Lopez Nieto son kontrollerini yapıyordu. Maç başlamak üzereydi. Nefesler tutulmuştu. Milyonlarca seyircinin dört gözle beklediği işaret sonunda verildi ve Henry-Bergkamp ikilisinin başlama vuruşuyla Türk futbol tarihinin en önemli maçlarından biri başladı. O anda, Parken Stadı’ndaki tribünler gibi, Çorum Fen Lisesi kantininde ve Mustafa beyin evinde de bir alkış tufanı koptu. O sırada dikkatli gözler, Arsenal yarı sahasındaki ilginç bir görüntüyü yakaladı. Santra vuruşunun yapılmasının hemen ardından Arsenal yarı sahasının ön kısmı adeta Galatasaraylı oyuncuların işgaline uğramıştı. Hagi, Hakan Şükür, Ümit Davala ve Arif Erdem, derhal orta noktayı geçip prese başlamışlardı. Aslına bakılırsa bu hareket, Galatasaray’ı son dört sezondur seyredenler için alışılmış bir durumdu. Ancak alışılmış olmayan şey, presin maçın hemen başında başlamış olmasıydı. Çorum Fen Lisesi kantininde de bu tip yorumlar duyuluyordu: “- Kayseriii! Bizimkiler hızlı başladı, ne diyorsun bu işe?” Bilardo masasının sol taraflarından gelmişti bu ses. Memleketi, lakabı haline gelmiş olan Murat döndü, baktı. Adaşı idi bunu soran. “- Olum dört sezondur böyle oynuyoruz zaten, bunda şaşacak bir şey yok” “- Baba, öyle de erkenden yorulacak elemanlar.” “- Bir şey olmaz merak etme. Hırstan koşuyorlar öyle” Dakikalar yavaş yavaş geçiyordu. Hakikaten de iki takımın oyuncuları da fena halde hırslıydı. Oyun sık sık faullerle kesiliyordu. Öyle ki, karşılıklı yaşanan tehlikelerden sonra ilk 25 dakika içinde ikisi Galatasaray’a biri Arsenal’e olmak üzere üç sarı kart çıkmıştı. Galatasaray’da Okan Buruk ve kaptan Bülent Korkmaz, Arsenal’de ise Patrick Vieira sarı kart görmüştü. Herkes hop oturup hop kalkıyordu. Maç, adına yakışır şekilde hareketli başlamıştı. Mustafa Bey ise fena halde tedirgindi. İlk dakikalarda iki sarı kart tehlikeliydi. Daha uzun bir süre vardı ve bu iki oyuncu, takımın etkili isimlerindendi. Dikkatli olunması lazımdı Aynı tedirginlik, oğlu Mehmet’te de vardı. Babasıyla aynı şeyleri düşünüyordu Mehmet. Maçın başından beri son derece heyecanlıydı zaten. Güney Kampus’ta da heyecan doruktaydı. Hakan’la Salim, Aysel’i aradan çıkarmış, fısır fısır maçın kritiğini yapıyorlardı. İlk 25 dakikada gelen bu sarı kartlar tehlike arz eder miydi? Galatasaray bu oyunuyla çabuk yorulmaz mıydı? Aysel biraz bozulmuştu bu duruma gerçi. Hakan tamamen Salim’e ve ekrana odaklanmıştı, Aysel’le ilgilendiği bile yoktu! Saatler, maçın 27. dakikasını gösterdiğinde, Galatasaray sağdan atak hazırlığı içine girmişti. Topu taşıyan Okan Buruk, namı diğer “süper bücür” kafasını kaldırdı ve birden içeriye doğru depar atmakta olan Hakan Şükür’ü gördü. Uzun ve kavisli bir orta gönderdi penaltı noktasına doğru ve nefesler tutuldu. O birkaç saniye içinde herkesin kafasından türlü düşünceler geçti: “- Aha, gol geliyor!” “- O salak atamaz bunu şimdi!” “- Hadi oğlum, yapıştır şunu doksana!” Hakan Şükür de, yılların tecrübesiyle topun kendine doğru geldiğini görmüş ve bir hamlede topa dönmüştü. Göğsüyle düzeltti topu, ama kendini düzeltemedi. Martin Keown’la girdiği omuz omuza mücadele sonucu dengesini kaybetmişti, hemen toparlandı ama dengesini tam kuramamıştı ve yere düşmek üzereydi. Son bir gayretle, tam düşmek üzereyken röveşata yapmayı denedi. Başarmıştı. Ama top süzüle süzüle üstten dışarı gitti. Dünyanın çeşitli noktalarından toplu bir “Aaaaaaahhhh!” sesi yükseldi gökyüzüne. Ve hemen ardından da yorumlar başladı. Özellikle de Çorum Fen Lisesi kantininde… “- Ah be! Kaçtı mis gibi gol!” “- Dedim ben o salak Şaban kaçırır diye!” “- Görmedin mi olum, düşüyordu herif!” “- Vurdu yine de. Eskiden olsa bırakırdı topu. O da gaza gelmiş, aşmış kendini demek ki…Var, var!... Bir şeyler var bu akşam bizimkilerde…” Bir tehlike uçup gitmişti. Tıpkı hızla geçen dakikalar gibi. Mehmet’in sabrı kalmamıştı artık. Gol istiyordu. Goller istiyordu. Pozisyonlar kaçtıkça hırslanıyor, sinirleniyor, televizyonun içinden geçip, sahaya girip golü kendi atmak istiyordu. Arsenal’in yarattığı her tehlikede de yüreği ağzına geliyor, ancak top ya Taffarel’de eriyor, ya da dışarı çıkıyordu. 35. dakikada yine herkes ayaklandı. Ama bu defa yüzler endişeliydi. Arsenal, sağ kanattan tehlikeli geliyordu. Emmanuel Petit’in orta şut karışımı vuruşu Dennis Bergkamp’tan sekmiş, sola doğru açılarak diğer bir Hollandalı Marc Overmars’ın önüne gelmişti ve Overmars an itibarıyla ceza sahası içindeydi. Önüne duvar gibi dikilen Arlos Capone’ye rağmen yerden sert ve düzgün bir şut çıkardı. Tam ölü noktaya gidiyordu top. Taffarel’e göre sağ direk dibine doğru… Top tam gol olmak üzereyken, eldiven giymiş bir el göründü orda. Taffarel’in eliydi bu. Son anda uzandı ve topu kornere yolladı. Herkes derin bir nefes almıştı. Dakikalar hızla geçiyordu. Türkler hem heyecanla hop oturup hop kalkıyorlar, hem de büyük bir zevkle Karpatlar’ın Maradonası’nı seyrediyorlardı. Hagi, yine bildikleri gibiydi… Kâh tartışmalı bir pozisyonda bağıra çağıra hakeme laf yetiştiriyor ve bu hareketleriyle kantinde, özellikle de Mehmet’in “Sus ulan, kart göreceksin şimdi yine!” çığırışlarına sebep oluyor, kâh milimetrik, “adrese teslim, iadeli taahhütlü” paslar atıyor, kâh Arsenalli oyuncuları “Siz giderken biz dönüyorduk aslanım!” der gibi çalımlıyordu. Aslında Hagi’nin yaptıklarının argoda tek karşılığı vardı: “Maymun etmek!” Sanki yaşlı kurt, kazanmak için değil de, hobi için, egosunu tatmin için oynuyordu artık!... Hani, bazı yerlerde karşılaştığımız, yaşlı, tecrübeli, işin kompetanı olmuş ve sık sık bu engin tecrübesi nedeniyle genç meslektaşlarını tufaya getirip onlarla dalga geçen insanlar gibiydi!... Dakikalar 42’yi gösterdiğinde dünya üstündeki tüm Türkler yine heyecanla ayağa kalktı. Ceza sahasının önünde Ümit Davala, Suat Kaya, Gheorghe Hagi ve Arlos Capone’nin ayakları arasında dolaşıp duran top bu sefer de Hakan Şükür’ü bulmuştu. Şükür, fazla bekletmeden topu biraz geride ve biraz solda duran Ümit Davala’ya, hem de beş Arsenalli oyuncunun arasından aktardı. Davala da tek topla ceza sahası içindeki Arif’i gördü. İşte tam bu sırada tüm dünyadaki Türkler için sanki hayat durdu. Bu andan itibaren yaşananlar, yavaş çekimde yaşanmıştı sanki… Top Arif’e geldiği anda, Arsenal’in son adamı Adams da ileri çıktı. Arsenal’in, o meşhur ofsayt taktiğini yine uygulamaya koyduğu belliydi. Bir anda beş Arsenalli oyuncu birden dönüp yardımcı hakeme baktı, hatta üçünün eli havaya kalktı. Ancak İspanyol hakem aynı fikirde değildi. Oyun devam ediyordu ve Arif Erdem, sol çaprazdan kaleci David Seaman ile karşı karşıyaydı. Aklından belki “Yarın gazeteler hakkımda ne yazacak acaba, kahraman oldum” diye; belki de “Ulan, bir an önce vurayım da gol olsun, biz de rahatlayalım biraz” diye geçirirken, fazla bekletmeden düzeltip, sol ayağıyla uzak köşeye vurdu… Seyredenlere asır gibi gelen saniyeler sonunda top, az farkla uzak direğin dibinden hışım gibi dışarı çıktı. O anı, TRT spikeri Levent Özçelik, şöyle aktarmıştı seyircilere: “Suat… Hagi… İyi adam eksilttik. Capone… Hakan… Arkada Arif… Ümit… Ofsayt yok! GOOOLL MÜ GELİYOR?!... AMAN ALLAH’IM!... AMAN ALLAH’IM!... BU OLMAZ! BU OLMAZ! AMAN ALLAH’IM! AMAN ALLAH’IM!…” O bir anlık suskunluktan sonra dünya üstündeki Türklerin hep bir ağızdan yükselen çığlıkları gök kubbeyi salladı. “Ah”lar, “tüh”ler, küfürler, belalar, lanetler gırla gidiyordu. O an herkesin ortak düşüncesi “Ne Galatasaray’ın ne de Arif Erdem’in bu kadar net bir pozisyonu böyle bir maçta bir daha yakalayamayacağı” idi. Öyleyse neden atamamıştı beceriksiz herif?! Kim bilir, belki sahadakiler de aynı haleti ruhiye içindeydiler. Çorum Fen Lisesi kantini de bu çığırışlardan nasibini almıştı. Hem de fazlasıyla! Küfürler edilmiş, bilardo masası yumruklanmış, çığlıklar; daha doğrusu anırmalar salınmıştı… Öyle ki, kendini tutamayan birkaç genç, sanki sahaya ulaşabilecekmiş gibi ellerindeki boş pet şişeleri, birtakım sövgüler eşliğinde televizyona fırlatmışlardı. O vaveyla sırasında ön sıralarda müthiş bir gürültü koptu. Ayaklananlar, Kayseri’nin hırsla oturduğu sandalyeden kalkıp, sandalyeyi bir tekmede yere devirmiş olduğunu fark ettiler. Yakın arkadaşı Sinan yapıştı koluna hemen: “- Kayseri, abartma istersen?!” “- Ya bırak ya, bırak ya! Bu gol kaçar mı abi, manyak bu Arif denen herif!... Öküz aleyhisselam!!!” “- Yav tamam sakin ol! Sen o sandalyeyi kırınca gol mü olacak o pozisyon?!” “- Ulan Arif, senin ananı avradını...!” “- Höst lan, ayıp oluyor!” Murat, söylene söylene sandalyesini düzeltip oturdu. Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampusu’nda da benzer manzaralar görülmekteydi o anda. Küfürler havalarda uçuşuyordu. Gerçi sadece küfürler değildi havalarda uçuşan… Kendini tutamayan birkaç öğrenci, bira şişelerini de fırlatmışlardı dev ekrana küfürlerle birlikte: “- Allah belanı versin Arif! Lan bir daha nerde bulucan böyle pozisyonu!” “- Allah’ın öküzü be!” “- Senin o ayağını ben…!” Arsenalliler de kızgındı ama onların derdi, ofsaytı vermeyen yan hakemdi. Ancak pozisyonun tekrarında Adams’ın saniye farkıyla geç kaldığı ve ofsaytı bozduğu açıkça görülüyordu. Galatasaraylı oyuncuların derdi ise bambaşkaydı. Kimisi, son derece müsait bir pozisyonu beceriksizce heba eden Arif’e küfürler sıralıyor, kimi sadece “Ahh be!” diyor, Ergün Penbe gibi kimileri de, büyük bir üzüntüyle yere çöküp kalmış ve mütemadiyen “Allah kahretsin!” diye bağırmakta olan Arif’i teskin etmeye koşuyordu. Arif Erdem’in düşünceleri ise çok daha başkaydı. Kahraman olacakken hain olacaktı belki de. Ya şimdi o top dönüp Arsenal golü olursa? Ofsayt da vermedi yan hakem!... Taraftarların “İmparator” diye çağırdığı Fatih Terim ise kenarda sinirden çıldırmak üzereydi. Bu gol nasıl kaçardı?! Arif böyle bir pozisyonu kaç kere yakalayabilirdi ki böyle bir maçta?! Hâlbuki her ihtimale karşı bu tip pozisyonları o kadar da çalışmışlardı! Sağ elini, kuvvetlice “Allah belanı versin” der gibi salladı. Öfkeyle bağırıp çağırıyor, Arif’e düpedüz saydırıyordu. Aynı düşünceleri, aynı hissiyatı Mustafa bey de paylaşıyordu. Elindeki çay dolu bardağı ve kumandayı, eşi Fatma hanım son anda engellemese televizyona fırlatacaktı neredeyse. Ağza alınmayacak küfürler savuruyordu Arif’e… Zavallının ne anası, ne babası, ne sülalesi kalmıştı! Top birkaç dakika daha iki takım arasında dolaştı. Arsenal, İngiliz futbolunda artık bir klasik olmuş şekilde sürekli kanatlardan yüklenmeye çalışıyordu, ama bunda, birkaç pozisyon dışında pek de başarılı olmuş sayılmazlardı. Galatasaray ise defanstan çıkan topları Hagi’yle, oradan da Hakan Şükür’le buluşturmaya çalışıyordu. O sırada bir uzun, bir de kısa düdük sesi duyuldu. Tüm ekranlarda koca bir figür halinde görülmeye başlanan Lopez Nieto, ilk yarıyı bitirmişti. Dünyanın yedi iklim dört bucağındaki Türkler, bir 5-10 dakika için rahat nefes almışlardı. Galatasaray ilk yarıda gol yemediği gibi ezik de oynamamış, İngilizlerin yüreklerini ağızlarına getirmişti kaç sefer. Hele o 42. dakika!... Ah o 42. dakika!... Ulan o gol nasıl kaçardı?! Tribünde, Çorum Fen Lisesi kantininde ve Mustafa beyin evinde derhal ilk yarının kritiği başladı. Kelimenin tam anlamıyla her kafadan bir ses çıkıyordu. “- Ah ulan Arif ahh! Kaçar mıydı o gol. Böyle bir maçta bir daha ne zaman yakalayacaksın ki öyle bir pozisyonu?! Salak seni ya! Heba ettin gül gibi golü!” “- Ya Hakan’a ne demeli, o da rezil etti canım fırsatı!” “- Hangisi, şu röveşata mı?” “- Hee yau, röveşata! Dışarı attı ya salak!” “- Baba herif daha ne yapsın? Düşüyordu, güçbela vurdu, ona da şükür.” “- Ya o değil de, dikkat ettiyseniz bizim takım ezilmiyor, ha beyler? Aslanlar gibi mücadele ediyor gördüğüm kadarıyla.” “- Arsenal de az aşağı değil ama.” “- Eee o takım Arsenal! Olsun o kadar!” “- Olum iyi de biz Arsenal’e gelene kadar kimleri yendik…” “- Taffarel’e de helal olsun, iğne deliğinden geçen topu çıkardı yahu!” “- E baba siz değil miydiniz geldiğinde herifi yerden yere vuran?” “- Eee, ‘büyük lokma ye, büyük konuşma’ demişler” Aynı şekilde, dünyanın dört bir yanındaki Arsenalliler ve yarı finalin hıncını hala alamamış olan Leeds’liler de aynı bizim Türkler gibi kritik yapıyorlardı. Galatasaray’ı pek de tanımayan Arsenaliler’deki genel kanı Galatasaray’ın, beklenenin aksine dişli bir rakip çıktığı yönündeydi. Herkes Arsenal’in ilk yarıda işi bitireceğini tahmin ediyordu maçtan önce ama kazın ayağı öyle çıkmamış, Türkler Arsenal’e kök söktürmüştü. Leeds’liler bunu zaten biliyordu. Leeds gibi takıma, hem de Elland Road’da 2 gol birden atan takım, kıytırık bir takım olamazdı. Onların esas derdi İstanbul’daki olayların intikamının alınmasıydı. Tivoli’de bunu nispeten başardıklarını düşünüyorlardı ama aynı fikirde olmayanlar da vardı. Tivoli yetmezdi, orda sadece yaralı vardı, “ölüye karşılık ölü” idi istedikleri! Herkesin ortak düşüncesi, ilk yarının nirengi anlarının 35. ve 42. dakika olduğuydu. 35. dakikada İngilizler heyecan ve umutla ayağa kalkmış, içeri gitmekte olan topla beraber meşhur “Yeahhhh!”larını salmaya hazırlanırken, Taffarel’in lastik gibi uzayan eli golü son anda engelleyince, küfürler eşliğinde kös kös yerlerine oturmuşlardı. “Fuck!”lar “Shit!”ler havada uçuşmuştu her yerde. 42. dakikada ise tam tersi olmuş, tüm İngilizlerin yürekleri ağızlarına gelmişti. Top Arif’in ayağına geldiğinde bu endişe, yerini “Offside! Offside!” çığlıklarına bırakmış, pozisyon kale vuruşuyla sonuçlanınca da yardımcı hakeme bol bol selam gönderilmişti! Pozisyonun tekrar gösterimi sonrasında ise İngilizlerin iç sesini, bir tanesi dışarı taşırıvermişti ister istemez: “- Oh shit! It’s not offside, man!”* Çorum Fen Lisesi kantini hafif bir dağılma belirtisi göstermişti. Stresini dağıtmak için hava almaya çıkanlar, ihtiyaç gidermeye tuvalete gidenler, bir şeyler yiyip içmek için büfeye, nöbetçi öğretmene yakalanmamak için sota yerlere sigara içmeye koşanlar… Sandalyeler biraz boşalmıştı, ancak çoğu kişi ya yakın arkadaşlarını sandalyeleri başında bırakmış, ya da sandalyesine montunu, kitabını v.s. bırakmış; yerini sağlama almaya çalışmıştı. Bahçede olsun, büfe önünde olsun, tuvalette olsun, kritik hala devam ediyordu. O sırada nöbetçi öğretmen kantine gelip etrafı şöyle bir kolaçan etti. Öğrencileri kırıp dökmemeleri, maç bitince de patırtı etmeden yatakhaneye geçip sessizce yatmaları konusunda uyardı. Öğrenciler her ne kadar “Tamam hocam” deseler de, Galatasaray şampiyon olursa bu tavsiyeleri kaale bile almayacakları çok belliydi. Mehmet, ilk yarının bitiş düdüğüyle kendini tuvalete atmıştı. Heyecanını yatıştırmak için elini yüzünü yıkadı. O sinir ve stresle su dökeceği de gelmişti. Çarçabuk işini gördü, tuvalette ayaküstü devam eden kritiklere şöyle ucundan bir katılıp yerine döndü. Güney Kampus’ta herkes yerli yerindeydi, çünkü hava almak gibi bir dertleri yoktu! Boğaz’a nâzır, açık havada seyrediyorlardı maçı. Sadece birkaç kişi, ihtiyaç gidermeye, arkadaki binanın tuvaletine gitmişti. Kimi içtiği biraların etkisinden, çoğunluğu da heyecandan fena halde sıkışmış, binanın tuvaletinin önü Halk Ekmek büfelerinin önü gibi olmuştu. O sırada Çorum’dan ve Türkiye’den çook uzaklarda, Kopenhag’da bambaşka şeyler yaşanmaktaydı. Her iki takım da soyunma odasının yolunu tutmuştu. Arsenalliler beklemedikleri bir Galatasaray buldukları için şaşkın, Galatasaraylılar ise 42. dakikadaki pozisyon için üzgündü. “İmparator” Fatih Terim ise üzüntüden çok sinire kesmiş durumdaydı. Soyunma odasının içindeydiler ve topçuları karşısındaki banka sıralanmışlardı. Terim, eliyle terini sildi, gözleriyle Arif’i aradı ve buldu. Zaten ters ters bakınmakta iken, gözlerinden iyiden iyiye ateş fışkırmaya başladı. Arif olacakları sezmiş, “Nasıl yırtarım”ın hesabını yapıyordu. Beklediği de oldu. Fatih Hoca Arif’i fırçalamaya başladı: “- Ulan, sanki sol ayağın çok iyi de solunla vuruyorsun! Acelen ne?! Basan yok eden yok! Önün bomboş! Çek sağına, yapıştır, bitsin gitsin!!! Hiç olmadı Hakan gerinde, atsan ofsayt olmaz! Yuvarlayıver önüne!” Sonra sustu “İmparator”… Üstlerinde, tribünlerdeki binlerce Türk’ün uğultusu, daha fazla konuşmayı gereksiz kılıyordu. Çok şey anlatıyordu o “Re re re, ra ra ra” uğultusu. Daha sakin bir ses tonuyla ikinci yarının taktiklerini verdi ve oyuncularını topladı: “- Beyler! Biz buraya finali oynamış olmak için gelmedik! Biz buraya bu kupayı almak için geldik! Bu maçı kaybedersek yarın kimse bize sövmez! Başarı olarak, hatıra olarak yine en iyi şekilde anılırız. Ama kazanırsak hepimizin heykelini dikerler! Şimdi çıkın, kazanmak için oynayın!” Bu sözlerin üstüne artık on tane Arsenal de gelse, Aslanlar onunu da parçalar, hatta on birinciyi isterdi… İkinci 45 dakikaya bu halet-i ruhiye ile çıktı Galatasaray’ın 11 altın adamı. Santrayı bu sefer Galatasaray yapmıştı ve bu sefer atak yönü, pilot kameraya göre solda kalan kaleydi. İlk birkaç dakika normal geçti. Her iki taraf da rakibinin güç durumunu kontrol etmeye çalışıyor, paralel paslarla oyunu açmaya, rakibini üstüne çekmeye çalışıyordu. Tribünler olsun, Çorum Fen Lisesi kantini olsun, Mustafa beyle eşi Fatma hanım olsun, kısa bir süreliğine maçtan kopan herkes de yavaş yavaş maçın atmosferine geri dönüş yapmaya başlamıştı. Ta ki 48. dakikaya kadar… 48. dakikaya girildiğinde Ergün Penbe, sol çizgi yakınlarında topa sahipti. Daha içeriye Hagi’ya aktardı. Ciga da bekletmeden Arif’e aktardı. Arif ise, bir kurnazlık denemsi yapıp topu bırakmış, ceza sahasının sağ köşesinin biraz gerisindeki Okan Buruk topu kapmıştı. Okan Buruk tek topla Hakan Şükür’ü görünce yine herkes ayaklandı. Hakan Şükür, Martin Keown ile omuz omuza ceza sahasına girmişti ve Keown’dan kurtulmak üzereydi. Duygular bir anda sözcüklere döküldü: “- Hadi Hakan!” “- Vur!” “- Vur lan!” “-Yapıştır!” Hakan, Keown’a rağmen, tam yere düşerken yapıştırdı ama Keown son anda ayak koymuştu. Seken top usta kaleci David Seaman’ı bile yanıltıp kontrpiyede bırakmış, solundan geçip gitmişti. O anda, numaralı tribünde yan yana oturan Erzik, Ulusoy ve Süren, belki de ilk kez ayağa fırladılar. Gol geliyordu gol!!! Ama yine asır gibi gelen saniyeler işledi ve top tıngır mıngır gidip, kaleciye göre sol direkten geri döndü. Mehmet’in de dahil olduğu Galatasaraylı güruh, takımın ve Hakan’ın şanssızlığını birtakım sövgülerle süslerken, Marc Overmars çoktan topu alıp tehlikeyi uzaklaştırmıştı bile. Mesut Yılmaz’la Fikret Ünlü aynı anda dizlerini dövmüş, Faruk Süren okkalı bir “Ahh!” çekerek elleriyle başını kavramış, Şenes Erzik’le Haluk Ulusoy, bir hışımla fırladıkları yerlerine “Ahh… Tüh… Aman be!” nidalarıyla tekrar oturmuşlardı. Pozisyon biter bitmez yorumlar birbiri ardına patladı. Okkalı bir “- Ahh be!” çekmişti küçük Cüneyt. Pozisyon tam da önlerindeydi. Ağız tadıyla bir gol izleyecek, ağız dolusu “Gooooolll!” diye bağıracaktı böyle önemli bir maçta ama o da direkte eriyip gitmişti işte. Cüneyt’in babası Ulvi Bey ise, belki de o anın heyecanından olacak, Hakan’ın maçtan önce bir duş alıp almadığını düşünüyordu. Önce ilk yarıdaki röveşata, şimdi de bu direkten dönen top… Yok yok, kesin tahmin ettiği gibiydi! Böyle pozisyonları, hiç bir futbolcu, hele de Hakan Şükür gibi bir forvet, cenabet olmadığı sürece kaçıramazdı! İyi de, Hakan Şükür’ün Nurcu olduğunu herkes biliyordu. Nurcu biri cenabet dolaşmazdı ki! Çorum Fen Lisesi’nin kantininde de bu tip yorumlar duyulabilirdi o anda. Kimi Hakan’ı beceriksizlikle suçluyor, kimi Keown’a “Çeksene ulan ayağını oradan!” diye kızıyordu. Dakikalar yavaş yavaş geçiyordu. Son dakikaya giderek yaklaşırken bu sefer de Arsenal atağa kalktı. Sol kanattan Marc Overmars yine kaptırmış gidiyordu. Hemen yanında bindirme yapan Thierry Henry’i gördü birden. Onun önüne doğru yuvarladı. Usta ayak Henry’de topu kaptığı gibi önüne çıkan ilk Galatasaraylıyı ekarte edip ceza sahasına daldı. Popescu’yu karşısına almış, ancak sıfıra kadar inmek zorunda kaldığı için açısını kaybetmişti. Bir anda, altı pasın üstünde bomboş bekleyen Adams’ı gördü. İki adım gerisinde sadece Arlos Capone vardı. Klasına yakışan incecik bir pasla Adams’ı gördü. Bir anda bütün başlar Adams’a dönmüş, dünya üstündeki Türkler endişeyle, Arsenal taraftarı olan İngilizlerse heyecanla ayağa fırladı. Henry’nin önünü tamamen kapatmış olan Popescu da pozisyona sadece bakakalmıştı. Yapacağı başka bir şey yoktu çünkü. Top Adams’a yaklaşıyordu ve önünde 7 metre 32 santimetre genişliğinde bomboş bir kale vardı. Taffarel bile ön direkteydi. Adams bekletmeden, ayağının içiyle topa vurdu ve top mucizevi bir şekilde direğin 2 metre kadar üstünden dışarı gitti. Adams zor olanı başarmıştı… Türkler derin bir nefes alıp yerlerine otururken yüzlerinde hafif alaycı bir gülümseme vardı. Nasıl olmasındı ki… Allah’ın salağı dağa taşa yollamıştı topu! Böyle bir gol nasıl kaçardı ki? Neyse, iyi ki kaçmıştı! Maçı anlatan TRT spikeri Levent Özçelik bile “Bravo Adams, bravo Adams, tebrikler Adams!” sözleriyle belli ediyordu sevincini. İngilizler ise çıldırmak üzereydiler. Böyle bir golün kaçmasına imkân yoktu. Adams’ın önündeki bomboş kalenin yüksekliği 2 metreye yakın, eni 7,32 metre… Altı pasın kale çizgisine uzaklığı da olsun olsun 5 metre olsun… Yok, yok… Böyle bir golün kaçması kesinlikle mucizeydi. Bağırışlar, küfürler, havada uçuşuyordu. Dakikalar bir yandan geçiyor, bir yandan da geçmiyordu. Çünkü bu geçen dakikalar, Türkler’e birer asır gibi görünüyordu. Arsene Wenger de artık risk almaya başlamak zorundaydı. En azından İngilizler böyle düşünüyorlardı. Düşüncelerinde yanılmadıklarını, kısa bir süre sonra kenarda Nwankwo Kanu’nun ısınmaya başladığını görerek anladılar. Kanu oyuna girecekti. Belki de Wenger, 1989’da, Monaco’nun başında, daha gencecik bir teknik direktör iken II. Louis Stadı’nda kaybettiği maçı hatırlamıştı ve “Nedir ulan benim bu Galatasaray’dan çektiğim?!” diye düşünüyordu… İşte tam bu sırada Galatasaray yeni bir atak geliştirmeye hazırlandı. Hakan Şükür’le başlayan atak Arif Erdem’le devam ediyordu. Arif onsekizin üstündeydi, tam vuracaktı ki, iki Arsenalli oyuncu pozisyonunu bozdu ve Arif kendini yerde buldu. Mehmet ve arkadaşlarının “Faul!... Faul be!... Yuh!...” çığlıkları arasında Arsenal kontraya kalkmıştı ki, defanstan ileri fırlayan Arlos Capone bastırıp topu kaptı. Capone, topu 2-3 metre kadar sürdükten sonra, Cevat Prekazi, Roberto Carlos gibi usta ayakları kıskandıracak derecede sert bir şut çıkardı. Ancak Seaman günündeydi bugün. O füze gibi şutu rahatlıkla kornere gönderdi. Birkaç dakika sonra Türkler yine heyecanla ayaklandı. Orta sahada topa sahip olma mücadelesinde Hakan Şükür topu Patrick Vieira’dan sökmüş ve Ümit Davala’ya kazandırmıştı. Bunun ardından Şükür, orta kulvarda, 100 metrecilere nazire yapar gibi bir sprinte başladı. Ümit Davala’da onu iyi takip edip aşırtma bir pasla Hakan’ı gördü. Şimdi, topu tek hamlede kontrol eden Hakan Şükür’ün yanında sadece Adams vardı ve her ikisi, altıpasın sağ köşesindeydiler atak yönüne göre. Hakan topu sola çektiği anda Adams kayarak müdahaleye girişmiş, ama zamanlama hatasından dolayı çarşının yolunu tutmuştu! Ancak son anda ufak bir temas yapmayı başarmış ve Hakan’ın dengesini bozmuştu. Hakan bu müdahaleyle topun kontrolünü kaybetmiş, o milisaniyelerle ölçülecek zaman Seaman’a topu kazandırmıştı. Hakan can havliyle, son bir umutla sol ayağını salladı ama boşuna… Top Seaman’daydı artık… Bu pozisyonun sonunda dünya üstündeki bütün Türkler’in hislerine, maçı anlatan TRT spikeri Levent Özçelik tercüman olmuştu yine: “- Hakan vur artık vur! Vur, n’olur vur, n’olur!...” “İmparator” Fatih Terim, yine sinirden olacak acı acı gülüyordu bu pozisyona. Belki de “Taraftarlar boşuna ‘Şaban’ demiyorlar bu şavalağa” diye düşünmekteydi o sırada. Sağ elini havada kısa bir an tutup ileri salladı. “Bırak ya, bırak, maval anlatma bana!” der gibiydi! Artık seksenli dakikaların ikinci yarısına geçilmişti. Aksi gibi zaman artık su gibi akıyordu. Maçın uzatmaya gideceği anlaşılmış, yavaş yavaş her iki takımın uzatmalarda neler yapabileceği, neler yapması gerektiği tartışılmaya başlanmıştı. Herkes maçtan kopmuştu. O sırada televizyondan yükselen bir uğultu tekrar dikkatleri topladı. Galatasaray serbest vuruş kazanmıştı ve kullanılacak nokta kaleyi sol çaprazdan görüyordu. Galatasaray taraftarları sevinçle ayağa fırladılar. Bu bölgeleri Hagi çok severdi. Bu, son dakikalarda gelmiş, bulunmaz bir fırsattı. Hagi şimdi doksana asar, maç biter, Galatasaray da şampiyonluğa uzanırdı. Fakat birazdan topun başında Hakan Şükür ile Arif Erdem’i gördüler. Herkes şaşırmıştı. Tam Hagi’nin yeriydi burası. Hakan niye kullanıyordu? Hem de son dakika idi bu! Gözler Hagi’yi aradı ama o Ümit Davala’yı ceza sahasına yollamakla meşguldü. Belki de bizzat Hagi böyle olsun istemişti. Topun başında duran Hakan Şükür ve Arif Erdem pür dikkat hakeme bakıyor, işaret bekliyordu. O işaret geldi. Arif birden fırlayıp topun üstünden atladı ve Hakan ayağının içiyle plase bir vuruşla topu kaleye gönderdi. Tüm seyircilerin heyecanlı bakışları arasında top yan ağları yalayıp dışarı çıktı. Şimdi acele etme sırası Arsenalli oyunculardaydı. Seaman da bunu anlamış ve derhal kenardan topu alarak kale vuruşunu kullanmıştı ki Lopez Nieto’nun düdüğünün sesi duyuldu. Doksan dakika 0-0 bitmişti… Parken Stadı tribünlerinde, Çorum Fen Lisesi kantininde ve maçın seyredildiği diğer bütün yerlerde derhal bir kritik başladı. Uzatma dakikaları daha çetin geçecekti kuşkusuz, çünkü “altın gol” uygulaması vardı. Yani uzatma dakikalarında bulunan gol maçı bitirecek, atanı şampiyon yapacaktı. Bunun getirdiği psikolojik baskıyı ve gerçekleştiğinde oluşturacağı yıkımı herkes 1996 Avrupa Şampiyonası Finali’nden biliyordu. Uzatma dakikalarında Oliver Bierhoff’un Almanya adına attığı altın gol Almanları şokla karışık bir sevince boğmuş, Çekler ise “Niye seviniyor bunlar?” der gibi bakınmıştı. “İmparator” Fatih Terim ise bunları düşünecek durumda değildi. Önce bacaklarına masaj yaptıran Ümit Davala’yı kontrol etti. Sonra da teker teker bütün oyuncularını toparladı: “- Çocuklar, ben bu maçın uzayacağını, top direkten döndüğü anda tahmin etmiştim. Şimdi yapacağımız tek bir şey var: İyi savunma. Yani kontratak futbolu oynayacağız. Bu dakikalarda gol yersek telafisi yok biliyorsunuz. O yüzden öncelikle savunmayı düşünün. Karşınızdaki Arsenal çünkü. Topu alır almaz da hızlı bir biçimde atağa kalkacağız.” “- Peki ya penaltılar hocam?” dedi, takımın penaltıcısı Davala. “- O sonraki iş, şimdi uzatmaları düşünmeliyiz. Haydi bakalım göreyim sizi!” Bu kısa diyalogdan sonra oyuncular tekrar yerlerini aldı. Uzatma dakikalarına, doksan dakikanın başlangıcında olduğu gibi Arsenal başlayacaktı. Santraya konuşlanan Arsenal’in iki siyahi oyuncusu Thierry Henry ve Nwankwo Kanu, hakemden gelecek işareti bekliyordu. O işaret geldi ve 15’erden 30 dakikalık yeni bir heyecan fırtınası başladı. İlk dakikalar yine birbirlerini tartmayla geçmişti. Öyle çok heyecanlandıracak bir pozisyon olmamıştı. Ta ki 94. dakikaya kadar… Galatasaray orta sahasından sağ kanada, Ümit Davala’ya doğru bir top uzatıldı. Silvinho ile mücadeleye giren Ümit Davala topu geldiği yöne doğru aşırmak istedi, ama top Hagi’nin başına çarpıp daha sağa doğru açıldı. Bunu fırsat bilen Ciga hemen koşup topa yetişti. Belalısı Adams da, atak yönüne göre ceza sahasının sağ köşesinde hemen yetişip önünü kapattı. Orta için müsait denebilecek bir pozisyondu. Özellikle de topun Hagi’de olduğu düşünülürse. Hakan Şükür ile Arif, içerde mevzilenmişti zaten Hagi, bir saniye kadar süren bir duraksama anından sonra çalıma girişti ama Adams tam zamanında bir müdahaleyle pozisyonunu bozdu. Hagi topu kaybedince bir an ilerde kalmış ama hemen dönmüştü. Çabuk hareket etmek isterken ayağı kaydı ve dengesini kaybetti. Ama hemen toparlanmıştı. Fakat Adams da topu almış ve sol kanattan top sürmeye başlamıştı. Hagi, yaşından beklenmeyecek bir çabuklukla yetişti Adams’a ve kene gibi yapıştı. Ne olduysa bundan sonra oldu zaten… Hagi’nin müdahalesinden, hatta hafiften formasını çekiştirmesinden rahatsız olan Adams, bir an için kendini Mike Tyson’la karıştırdı ve arkaya doğru, boks literatüründe “kombine” olarak bilinen yumruklar sallamaya başladı. Hagi gibi asabi bir oyuncunun bunlara dayanması imkânsızdı. Dayanamadı da zaten… Yaradan’a sığınıp bir tane patlattı Adams’ın sırtına. Adams da bunu bekliyordu. Hemen iki seksen uzattı yere kendini. Hakem Nieto da hemen düdüğüne yapıştı. “Eyvah!” dedi herkes. Ortalık bir anda karışmıştı. Hakem hemen olay yerine koşmuştu ama olayları sakinleştirmekte zorlanıyordu. Overmars ile Petit Hagi’ye çatıyor, Hagi de -her zamanki gibi- aşağıda kalmadan cevap yetiştiriyor, Ümit Davala, Hakan Şükür, Ergün Penbe, Arif Erdem de ona eşlik ediyordu. Bütün herkes ekrana kilitlenmiş, hakemin vereceği kararı bekliyordu. Hakem herkesi uzaklaştırdı, Adams’la Hagi’yi yanına çağırdı ve elini cebine attı. Önce bir sarı kart kalktı havaya. Adams’aydı bu. “- Ohh, ikisine de sarı verecek, aferin hakeme” diye düşündü Mehmet bir an. Ama havaya kalkan kırmızı kart bütün hayallerini suya düşürdü… Hagi’ye idi bu kırmızı kart… Hagi atılmıştı! Galatasaray, kalan zamanı 10 kişi tamamlayacaktı. İngilizler sevinçten çıldırmış, sanki gol olmuş gibi bağırıyorlardı! Hani, Arsenal’de Henry’nin kırmızı kart görmesi gibi bir şeydi bu Galatasaray için. Bunu iyi biliyorlardı. Galatasaray’ı iyi tanımasalar da Hagi’yi Barça’dan ve Real Madrid’den iyi tanıyorlardı çünkü. Hagi yine işi gücü bırakmış, son bir umut hakeme itiraz ediyordu. Ama kararın değişmeyeceği o kadar açıktı ki… Galatasaray taraftarları kelimenin tam anlamıyla dumura uğramıştı. Hagi yine yapmıştı yapacağını! Takımın beyni atılmıştı! Beyinsiz bir vücut ne işe yarardı? Ama hakem de az değildi! Be adam, ikisi de birbirine vuruyor görmüyor musun?! Ya ikisine de sarı kart göster, ya da ikisini de at, zibidi seni! Fatih Terim, o sırada her şeyden habersizdi. Oyuncu değiştirmeye hazırlanıyor, oyuna sokacağı Ahmet Yıldırım’a yeni taktikleri veriyordu. Uğultuyu duyunca başını çevirdi. Kırmızı kart havadaydı. Hagi oyun dışı kalmıştı. Adana ağzıyla okkalı bir “Hass...tir” çekti önce. Hagi seni Allah ne yapsın e mi! Ulan kırmızı kart görmenin sırası mıydı deli herif seni?! Sonra çabucak toparlandı. Çok çabuk bir şeyler yapması gerekiyordu. Nitekim Ahmet Yıldırım hazır iken birdenbire yedek kulübesine döndü: “- Hasan sen de soyun, oyuna giriyorsun!” O zamanlar henüz dazlaklığı seçmemiş olan Hasan Şaş hemen ayağa fırladı ve hazırlanmaya başladı. Neticede Arif Erdem ve Suat Kaya’nın yerine Hasan-Ahmet ikilisi oyuna girdi. Fatih Terim iki oyuncu birden oyuna sürmüş, dizilişi 4-4-1 gibi bir şekle sokmuş, ilerde Hakan Şükür’ü tek başına bırakmıştı. Bu dakikadan sonra atılacak değil yenecek golü düşünüyordu biraz da… Oyun serbest vuruşla yeniden başladı. Kısa bir süre sonra top sağ kanatta Kanu’yla buluştu. Kanu yüzünü kaleye döner dönmez, içeriye hareketlenen Henry’yi gördü. Derin bir pasla Henry’yi gördü. Henry peşin iki adamımızı katmış ve ceza sahasına girmişti. Ama pres nedeniyle sıkışmış, sıfıra kadar inmişti. O sırada kale önüne biriken defans, arkadan sinsice yaklaşan Marc Overmars’tan habersizdi. Henry ise Overmars’ı görmüş, iki harekette önündeki Capone’yi ekarte etmiş ve topu geriye, Overmars’a doğru açmıştı. Galatasaray defansının belkemiği Popescu, tam o sırada fark etti Overmars’ı. Hemen döndü. Tam o anda da Overmars plasesini çıkarmıştı. “Büyük Kaptan” Bülent Korkmaz da oradaydı. Henry topu geriye çıkardığında müdahale etmek isterken dengesini kaybetti ve sağ omzunun üstüne düştü. Omzuna müthiş bir acı saplandı o anda. Ulvi bey bir an elini kalbine götürdü. Eyvah! Göz göre göre gidiyordu kupa! Neyse ki, Popescu derhal yatarak müdahale etti ve topu kornere attı. Galatasaray taraftarları bir kez daha rahat bir nefes almış ve yerlerine oturmuştu. İngilizler ise isyanlardaydı artık. Bu kaçıncı pozisyondu böyle?! Korneri müteakip uzaklaşan top Arsenal defansına geldi. Topu alan Lee Dixon, hemen sol kanattaki Overmars’ı gördü. Arsenal yeni bir atağa başlıyordu. Ama Ümit Davala hemen Overmars’ın önünde bitti. O sırada bir düdük sesi duyuldu sahada. Ama Overmars’la Davala duymamış, mücadeleye devam ediyordu. Nieto tekrar asıldı düdüğüne: “Dürü dü-dü-dü-dü-dü-düüüttt!” Hafif alaycı bir tebessümle ilk uzatma devresinin bittiğini ve sahaları değiştirmeleri gerektiğini işaret etti. İlk 15 dakikada altın gol gelmemişti. Galatasaraylı oyuncular adeta hastanelik olmuştu. Gol gelmedikçe sertleşiyordu maç. Herkes masörlere ve sağlık ekibine koşmuştu. Taffarel’in sağ dizine buzla masaj yapılıyordu. Bülent Korkmaz’ın sağ omzundaki ağrı da hala geçmemişti. İlk başta önemsememişti Kaptan bu sancıyı. Düşmekten kaynaklanan geçici bir şey sanmıştı. Ama geçmiyordu meret. Hemen Burhan Uslu’nun yanına koştu: “- Burhan Abi, şu omzuma baksana bir.” “- Ne oldu?” “- Az önce düşmüştüm, bir ağrı girdi, hala geçmedi kör olasıca.” “- Uzat, bir bakalım” Burhan Uslu’nun yüzü, Kaptan’ın omzuna dokunur dokunmaz bembeyaz oldu. Endişeyle dudaklarını kemirerek Kaptan’a baktı. “- Ne oldu Burhan Abi? Kötü bir şey mi var?” “- Kötü, hem de çok kötü bir şey var Bülent… Çok kötü!...” “- Ne olmuş abi söylesene?” “- Oğlum… Omzun çıkmış senin!” “- Neee?!” Kaptan’ın o an için duymak isteyeceği son sözdü belki de. Bu durumda oynayamazdı. Ama oyuncu değiştirme hakları bitmişti. Çıkarsa takım 9 kişi kalacak, daha da zor duruma düşecekti. Bir an sahanın ortasına doğru baktı. Henry’yi gördü. Oldukça rahat bir ifadesi vardı Henry’nin. “Nasıl olsa birazdan golümüzü atarız, bu iş de biter” der gibiydi. Tam o sırada tribünlerdeki Galatasaraylı taraftarlar bir tezahürata başlamışlardı: “Dağ başını duman almış Gümüş dere durmaz akar Güneş ufuktan şimdi doğar Yürüyelim arkadaşlar!” Kaptan bu marşın anlamını biliyordu tabii ki… Kurtuluş Savaşı’na girişen Mustafa Kemal Atatürk, bu marşla umut tazelemiş, arkadaşlarına bu marşla umut dağıtmıştı. Galatasaraylı taraftarlar da takımlarının umutlarını tazelemeye çalışıyordu. Atatürk, bütün Türkiye’nin kaptanıydı… Bülent de Galatasaray’ın kaptanı… O halde hiçbir kaptan, takımını yarı yolda bırakamazdı! Hem de taraftarlar bu kadar umutluyken!!! Bu ona yakışmazdı… Tepeden tırnağa hırsa kesmişti artık. O ruh haliyle Burhan Uslu’ya döndü. Öyle bir baktı ki, Dr. Uslu bir an için Bülent’in delirdiğini sandı: “- Abi, sar şu omzumu!” “- Ne?” “- Sar abi, devam edeceğim!” Dr. Uslu daha da şaşırdı… Bülent gerçekten delirmiş olmalıydı. Baksana neler diyordu! İtiraz etti: “- Saçmalama oğlum, bu halde oynayamazsın!” “- Abi sar sen, kolum kopsa da oynayacağım!!!” “- Manyak mısın oğlum, bu halde nasıl oynarsın?! Canın hiç kıymetli değil mi senin?” “- Galatasaray daha kıymetli!” Burhan Uslu’ya söyleyecek bir şey kalmamıştı artık. Onaylamayan bakışlarla Bülent’in omzunu sarmaya başladı. Bülent ise susmak niyetinde değildi. Canı yandığı halde Dr. Uslu’ya laf yetiştiriyordu: “- Bana boşuna mı ‘cengâver’ diyorlar abi?!... Ufff!... Oynamam lazım. Takımı eksik bırakamam… Allahhh!” “- Tamam oğlum sarıyoruz işte!” “- Sıkı sar. Bir daha iş açmasın başıma maç içinde… Ahh!... Anam anam anam!” İspanyol hakem de olan biteni görmüş, koşup gelmişti. Kaptan’a sordu: “- Ne oldu omzuna?” “- Çıktı hocam!” “- E niye sardırıyorsun o halde? Ambulansa binip hastaneye gitsene.” Bülent yine o hırslı bakışlarını dikti hakemin üstüne: “- Devam edeceğim!” “- Saçmalama, bu halde oynamana izin veremem. Hastaneye gitmelisin.” Hırstan gözleri kararmış Bülent, dayanamayıp çattı hakeme: “- Sana ne be! Sen işine bak! Dokuz kişi mi bırakayım takımı?!” Bu beklenmedik tepki, İspanyol hakem Nieto’yu şaşırtmıştı. Başka zaman olsa böyle ters bir cevaba anında sarıyı yapıştırırdı ama o da etkilenmişti Kaptan’ın kazanma hırsından. Biraz da korkmuştu açıkçası bu deli Türk’ten… “Ne halin varsa gör” gibilerinden baktı Bülent’e. Bülent ise gözünü sahaya dikmiş, Arsenalli oyuncuların rahat tavırlarını takip ediyordu. Bu, iyice sinirine dokunmuştu. Bunlar Galatasaray’ı ne zannediyorlardı? Arsenalli oyunculara “Ben şimdi size gösteririm” gibilerinden bir işaret yaptı. Omzunun sarılma işi bitmişti. Bir buçuk kolla formasını giymeye çalıştı, beceremedi. Bereket, Dr. Uslu tam giderken Bülent’in o halini görmüş ve geri dönmüştü. Hakemin de yardımıyla tekrar âşığı olduğu formasını giydi Kaptan. Kaptan’daki ruh diğer oyunculara da sirayet etmişti. “Dağ başını duman almış” marşı dursuz duraksız devam ediyordu. Herkes de bunun ne demek olduğunu biliyordu haliyle. Sadece tribünlerdeki taraftarların değil, sadece Türkiye’deki 60 milyonun değil, dünyadaki tüm Türklerin, hatta belki de tüm mazlum ulusların şu anda arkalarında olduğunu anlatan bir marştı bu. Bunca insanı hayal kırıklığına uğratamazlardı… Maça yeni çıkıyormuş gibi hissediyorlardı kendilerini artık… Sahada bunlar yaşanırken Mehmet her şeyden habersizdi. Kantinde bir an öylece oturup kalmıştı. Hagi’nin atılmasından beri öyleydi zaten. Sıtma nöbetine tutulmuş gibi her yanı zangır zangır titriyordu. Yüzü gerilimden kıpkırmızı olmuştu. Gözleri karardı bir an… Bayılacaktı neredeyse. Sürekli of çekiyordu: “- Offf Hagi off!” Bir üst sınıftan Caner, onun bu halini gördü. Yanına gitti: “- Mehmet? Olum ne bu halin? Bayılacaksın nerdeyse!” Mehmet konuşamıyordu: “- Abi sorma yaa! Hagi… Oooffff off!” “- Olum bu kadar kaptırma kendini. Git bir yüzünü yıka kendine gel! Hem ayrıca sahada 10 kişi daha var, unutma!” Caner haklıydı bir bakıma. Hagi her ne kadar takımın beyni ise de sahada 10 kişi daha vardı. 10 inançlı, 10 hırslı kişi… Ayrıca gerçekten bir yüzünü yıkaması gerekiyordu. Biraz ferahlatabilirdi. Hemen tuvalete koştu. Bol bol su çarptı yüzüne. İyi gelmişti hakikaten. Titremesi de geçmişti. Koşar adım kantine geldiğinde ikinci uzatma devresinin başlamak üzere olduğunu gördü. Işık hızıyla yerine geçtiği anda da ikinci uzatma devresinin başlama vuruşu yapıldı. İki dakika sonra ise, heyecanlanmasının ve bayılacak dereceye gelmesinin nedenini apaçık gördü televizyonda. Arsenal ataktaydı. Topu kapan Thierry Henry, bekletmeden, sağ kanatta hareket halinde bulunan Marc Overmars’a aktardı topu. Akabinde yıldırım hızıyla uzak kale direğine doğru, adeta gözü kapalı bir şekilde hareketlendi. İyi biliyordu Overmars’ın buraya keseceğini. Böyle birçok gol atmıştı. Ön direğe biriken Galatasaraylı oyunculara bir an acıyarak baktı. Aptallar! Az sonra top kendisine gelecekti ve bunların haberi bile yoktu! Nitekim o anda topun kendisine doğru süzüle süzüle geldiğini gördü. Overmars kesmişti yine arka direğe. Taffarel ters bir koşuyla topa yetişmeye çalışıyordu ki, Henry sağ ayağından güç alarak, bir kule gibi yükseldi arka direkte. “- Al bakalım!” Klâs bir kafa vuruşuyla topu kaleye gönderdi. Yine ölü noktaya gidiyordu top. Tam o sırada da Taffarel plonjona başlamıştı. O an, anlatılamaz bir andı. Taffarel topa yetişememek üzereydi. Kupa göz göre göre gidiyordu!... Ve bir mucize gerçekleşti. Taffarel bir an için sanki kendi iradesi dışında bedenen uzatıldığını hissetti. Tıpkı çizgi filmlerdeki gibi… Ve tam doksana giden topu güçbelâ çıkardı, top yerine kendisi filelere takıldı… Mehmet, bakakalmıştı ekrana. Televizyondan uzaktı ve gol olup olmadığını görememişti. Ama Henry gibi bir forvet bunu kaçırmamıştır herhalde… Kabına sığamayan bir heyecanla görüntünün değişmesini Henry’nin deli danalar gibi koşuşturduğunu, diğer Arsenalliler’in de peşine düştüğünü görmeyi bekliyordu. Görüntü değişti. Ama Mehmet’in beklediği gibi değildi. Görüntüde Henry vardı ama deli danalar gibi koşuşturmak şöyle dursun, ellerini açmış yukarı bakıyordu. Bu hareketin sadece Türklerin değil tüm dünya insanlarının beden dilinde tek bir anlamı vardı: Çaresizlik!!! Henry de Fransızca homurdanıyordu zaten: “-Tanrım! Tanrım! İnanamıyorum ya nasıl çıktı bu top?! Nasıl kurtarabildi bu herif?! Tanrım! Şimdi çıldıracağım!! Ulan Claudio, senin ağzını yüzünü… !” Henry haklıydı aslında… İngiliz’i, Türk’ü, maçı seyreden herkes şoke olmuştu adeta. Çünkü bu, maçın yorumcusu Ömer Üründül’ün de dediği gibi “İnanılmaz bir kurtarış”tı… Levent Özçelik’in dediği gibi “Olacak şey değil”di… Böyle bir pozisyonu hiçbir kaleci çıkartamazdı. Tek kelimeyle “olamazdı”. “Eğer bu gol çıktıysa, ‘birileri’ bu kupanın bize gelmesini istiyor” diye düşündü Türkler… “Birileri”nin kupanın Galatasaray’a gitmesini istediğini daha sonra net bir biçimde göreceklerdi… O pozisyonun şoku atlatılana kadar birkaç dakika geçmiş, son dokuz dakikaya girilmişti artık. Arsenal kendi sahasından çıkıyordu. Sağ kanatta topu alan Lee Dixon, uzun bir topla orta alanda Henry’yi gördü. Henry, kafayla yine sağ kanatta boşa kaçmış olan Kanu’ya aktardı topu. Kanu pozisyonu toparlayana kadar Bülent ve Ergün dikilmişti tepesine. Şimdi Kanu, sahanın bittiği çizginin yakınındaydı ve karşısında Galatasaraylı iki defans oyuncusu vardı. Kanu, kısa bir duraklamadan sonra tek bir hamlede ikisini birden ekarte etti Galatasaraylı oyuncuların. Penaltı noktasına doğru çıkıyordu ve çaprazdan Taffarel’le karşı karşıyaydı. Birden dönüp sol ayağıyla şutunu çıkardı. Taffarel iyi yer tutmuştu. Ama şut o kadar sertti ki, tokatlamak zorunda kaldı. Top bir an Popescu’nun ayaklarına dolaştı ve tekrar Kanu’nun önüne geldi. Ancak o, pozisyonunu kaybetmek üzereydi… Yine de can havliyle sağ ayağının dışıyla bir kere daha vurdu. Taffarel bırakmazdı artık bu sefer… İki hamlede topa sahip oldu. Hani bazen gazetelerde yazılırdı ya bazı maçlar için, “Bu maça yürek dayanmaz” diye, işte Galatasaray ile Arsenal arasında oynanan bu maç da öyle bir maçtı. Her an, maçı seyredenlerden biri kalp krizi geçirebilirdi. Ulvi Bey de bunu hissedebiliyordu. Birkaç kere kalbi sıkışmıştı hafiften zaten. Hele o Henry’nin Taffarel’e takıldığı pozisyonda gözleri kararmıştı adeta. Yığılıp kalacaktı gol olsa herhalde… Gencecik yaşına rağmen Mehmet de perişan haldeydi. Kalbi sanki göğsünden dışarı fırlayacaktı. Zaman zaman gözleri kararıyordu onun da… Ama heyecan bitiyordu. Son dört beş dakikaya girilmişti işte… Tam o sırada Galatasaray yeni bir atak girişiminde bulunmuştu. Sol kanattan Hakan Ünsal top sürerek ceza sahasına yaklaşıyordu, Dixon’la mücadele ederek. Bir an için kendini kurtardı Dixon’dan, ama saha bitmişti. Son bir gayretle altı pasa doğru yerden sert bir orta yaptı. Ama top, Kral’ın iki adım arkasından ve Ergün Penbe’nin iki adım önünden hışım gibi geçti gitti. Levent Özçelik, yorumcu Ömer Üründül’ün “Aaaahhhhhh!” çığlıkları arasında bu pozisyonda da tüm Galatasaraylıların hislerine tercüman oldu yine: “- Ah Ergün!... Biraz daha uzasaydın orada! Ayakların nerde?!” Son dakikaların her biri birer saat gibi geliyordu artık her iki tarafa da. Ama işte son uzatma dakikasına girilmişti. Ve ilginçtir, sanki Galatasaray galip, Arsenal mağlupmuş gibiydi tribünden yansıyan görüntüler. Tribünlerdeki tüm Türkler ayaktaydı. Tezahüratlar bitmek bilmiyordu. Arsenalliler ise sus pus olmuş yerlerinde oturuyorlardı. Eee kolay değildi tabii… Yılların Arsenal’i, 120 dakika geçtiği halde bir gol bile atamamıştı Galatasaray kalesine. Halbuki fark bekliyordu İngilizler… O sırada saha tekrardan hareketlendi. Arsenal yarı sahasının tam ortasından bir serbest vuruş kazanmıştı Galatasaray. Onun hazırlıkları vardı. Topun başına Ümit Davala ve Hasan Şaş gelmişti. Arsenalliler baraj kuruyor, Seaman da bağıra çağıra yönlendiriyordu barajdakileri: “- Beş kişi istiyorum baraja baylar, beş kişi!... Adams… ADAAAMMMSSS! Biraz sağa… Biraz daha… Biraz daha gelin… Tamam, tamam şimdi oldu!” Hakem Lopez Nieto, barajı 9,15’e çekmeye çalışıyordu o sırada. Mustafa Bey “Arama şimdi Prekazi’yi!” diye düşündü. Aslında tüm Galatasaraylıların ortak düşüncesiydi bu… Hatta Hakan, Güney Kampus’ta herkesin duyabileceği bir şekilde “Ah ulan, Prekazi olacaktı ki şimdi!” diye bağırarak bu düşünceleri sözlere döktü. Prekazi böyle yerleri çok severdi… Monaco’ya attığı inanılmaz gol de aşağı yukarı buralardandı… Kulakları çınlasın! Nieto işaretini verdi ve Ümit topun üstüne gelmeye başladı hızla. Yerden sert bir şut çıkardı ama bu şut, seke seke gidip Seaman’ın kucağında eridi. Vakit kalmamıştı artık. Bunun bilincinde olan Seaman, hemen eliyle oyun kurdu, ama uzun bir düdük sesi duyuldu sahada… Kameralar Lopez Nieto’nun üstüne dönmüşti. Sağ eli havadaydı. Daha fazla riske girmek istememiş ve maçı bitirmişti. 120 dakikalık heyecan fırtınası 0–0 sonuçlanmıştı. Artık her şey penaltılarda belli olacaktı! Parken Stadı’nın tribünlerinde, Çorum Fen Lisesi’nde, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampusu’nda ve Mustafa Bey’in evinde herkes bir nebze de olsa rahatlamıştı. Artık kupa, penaltılarla kaybedilse bile gönüllerin şampiyonu Galatasaray’dı. Ama yine de kimse televizyonların başından ayrılmıyordu. Çünkü fazla bekleme olmayacaktı penaltılara geçilirken… Sahada ise penaltılara ilk kimin başlayacağı ve penaltıların hangi kaleye atılacağı tespit ediliyordu. Arsenal ve Galatasaray kaptanları hakemin yanındaydı. “- Evet beyler, yazı mı, tura mı?” diye sordu Nieto. Para atışını kazanan taraf penaltı atışlarına başlayacak, kaleyi de hakem seçecekti. “Yazı!” dedi Bülent. Nieto’nun atışında yere düşen paranın “yazı” kısmı havadaydı. İlk atışı Galatasaray yapacaktı. Şimdi sıra kale seçimine gelmişti. Nieto iki kaleye de şöyle bir baktı, sonra da pilot kameraya göre sol taraftaki kaleye doğru yürümeye başladı. Kaptan Bülent’in yüzü aydınlandı birden. Nieto, Galatasaraylı taraftarların çoğunlukta olduğu kaleyi seçmişti. Seçilen kalenin arkasındaki taraftarlar da sevinç çığlıkları atmaya başlamışlardı zaten. Bu tarihi an, burunlarının dibinde cereyan edecekti! Doktor Cem Bey ve Kerim Bey, Ulvi Bey’in oğlu Cüneyt’i kucaklayıp sevinçle havaya fırlattılar. Çocukcağız bir anda ne olduğunu anlayamadan kendini gök kubbede bulmuştu. Allah’tan tutmayı unutmadılar! Fatih Terim ise Ergün Penbe, Hakan Şükür, Ümit Davala, Gheorghe Popescu ve Hasan Şaş ile Taffarel’i çağırdı yanına: “- Buz adam! Gel bakalım buraya! İlk penaltıyı sen atacaksın!” Soğukkanlılığı nedeniyle “buz adam” lakabıyla bilinen Ergün, bu söz üstüne ne diyebilirdi ki?! “Tamam hocam” deyip orta alana yürüdü. “İmparator” Taffarel’i aldı sonra da karşısına. Brezilyalının gözlerindeki endişe ve gerginlik, apaçık okunuyordu. “- Korkma Tafi! Sen bu takımın ilahısın! Senin penaltı kurtarmaktaki ününü bilmeyen yok. Şimdi git bize kupayı getir!” dedi Terim. Fatih Hoca, Taffarel’i de kıvama getirmişti. O da hareketlendi ceza sahasının köşesine doğru. Terim şimdi de Hakan Şükür’e bakıyordu. Hakan Şükür ise maçı zor tamamlamıştı. Sol ayağı fena halde ağrıyordu. Aslında Terim’de ona penaltı kullandırmayı pek düşünmüyordu Şükür ile Terim karşı karşıyaydı şimdi… Fatih Terim, Şükür’ün sol ayağına şöyle bir baktı: “- Ayağın nasıl?” “- Biraz ağrıyor hocam.” “- Sakat ayakla penaltı atamazsın o zaman” Bu sözü duyan “Boğaz’ın Boğası” şöyle bir dönüp tribünlere baktı ve cevabı yapıştırdı: “- Bu ayak kopsa bile atarım hocam!” Terim’in gözleri doldu birden. “Haydi göreyim seni” diyebildi. Hakan Şükür orta yuvarlağa giderken Terim de Ümit Davala’yla konuşmakla meşguldü: “- Sen bu penaltıdan daha kritiğini attın, unutma. Bunu da yazarsın!” Davala’nın gözleri kaydı bir an için. 3-2 kazandıkları Milan maçında, son dakikada verilen penaltıyı gole çevirmiş, Abbiati’yi ters köşeye yatırmış, maçı güreş anlatır gibi mıy mıy anlatan spikeri bile “Gooooolll!” diye havalara sıçratmış, yorumcu Tanju Çolak’ı sevinçten saçmalatmıştı. Şimdi neden olmasın? “- Haklısın hocam,” dedi ve orta yuvarlağa döndü. “İmparator” Terim, takımın yaşlı kurtlarından Gheorghe Popescu’ya döndü: “- Pope, dördüncü penaltı senin” dedi Rumen’e. Terim, oyuncusunu fazla bekletmeden gerekçesini de söyledi: “- Sen sahadaki oyuncuların çoğundan daha tecrübelisin. Böyle ne anlar yaşadın. Bu gerilimi sen kaldırabilirsin! Git bize kupayı getir!” Anlamıştı Pope. Böyle bir penaltıyı, Barcelona gibi bir takımda kaptanlık bile yapmış bir oyuncudan başka kim atabilirdi ki? Bu düşünceler içinde orta yuvarlağa döndü. Şimdi Terim’in karşısında Hasan Şaş vardı. Müthiş gergin ve heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Terim ona şöyle bir baktı: “- Hasan son penaltı senin… Sen de bu takımın eskilerindensin. Aslına bakarsan son penaltıyı Hagi’ye attıracaktım ama o da kırmızı kart gördü. Sen bu gerilimi kaldırabilirsin. Ne gerilimli maçlar oynadın unutma!” “- Tamam hocam” diyebildi Hasan Şaş, orta yuvarlağa hareketlendi. Milyonlar nefesini tutmuştu artık… Penaltı atışları başlıyordu! Galatasaray’ın ilk penaltıcısı Ergün topun başında, yan gözle Nieto’yu keserken, Türkler ve İngilizler mırıl mırıl dua ediyorlardı. Tabii zıt amaçlar için! Ergün’ün aklına bir an, Florya’da seyrettikleri kasetler geldi. Seaman yerden gelen penaltı vuruşlarında asla gole izin vermezken, yukarıdan gelen vuruşlarda zayıftı. O sırada işaret geldi ve Ergün topa doğru koştu. Sağ ayağının içiyle, Seaman’ın solundaki köşeye doğru yolladı topu. Top, Seaman’ın plonjonuna rağmen, üst köşeden filelere yapıştı… O anda Türkler’in “Gooooolll!” çığlıklarıyla tüm kâinat sarsıldı sanki… Beklenen gol buydu işte! Penaltıdan da olsa gelmişti sonunda! Orta yuvarlağa dönen Ergün, sağ eliyle tribünleri işaret etti. Başkan Faruk Süren’e hediye idi bu gol… Türkler golün sevincini kutlarken, Arsenal adına topun başına Hırvat |
|
Bu Hikayeyi begendiyseniz arkadasiniza göndermek için asagidaki kutuya arkadasinizin "email" adresinizi yazin!
Bütün Hikayeler

